Bâkî

16. yüzyıl Divan Edebiyatı’nın en büyük şairi olan Bâkî, 1526/1527yılında İstanbul’da doğmuştur. Daha hayatta iken, “Sultânü’ş-Şu’arâ (Şairler Sultanı)” unvanını alan bu büyük şairin asıl adı Mahmûd Abdülbâkî’dir. Bâkî, Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed Efendi isimli fakir birinin oğludur. Kaynaklarda, Bâkî’nin babası Mehmed Efendi’nin sesinin oldukça çirkin olduğu geçmektedir. Fakir ve yeter derecede vakitli olmayan bir aileden gelmesi yüzündendir ki Bâkî, çocukluğunda bir müddet saraç çıraklığı yapmıştır.

Orhan Şaik Gökyay, Baki’nin “saraç” (koşum ve eyer takımları yapan ya da satan kimse) çıraklığı değil, “serac” (camilerde kandillerin yakılmasından sorumlu kimse) çıraklığı yaptığını iddia etmiş ve eski imlası aynı olan iki kelimenin yanlış okunmasının yol açtığı hataya işaret etmiştir.

Eskiden kandillerin camilerde yegane aydınlatma aracı olduğu göz önünde tutulursa, özellikle çok sayıda kandilin bulunduğu büyük camilerde seraclık önemli bir görevdi. Baki’nin babasının Fatih Camii’nde müezzinlik yaptığı anımsanırsa, kendisinin de aynı camide serac çırağı olması ihtimali gerçekten kuvvetlidir. Nitekim pek çok akademisyen şairin saraç çıraklığı değil, serac çıraklığı yapmış olduğu görüşünü daha doğru bulmaktadır.

Bâkî, Sultan III. Murat’ın ölümü ve Sultan III. Mehmet’in tahta geçmesi (1595) üzerine tekrar umutlanmış, eskiden beri istediği şeyhülislamlığa gelmek maksadı ile sultana bir “Cülûsiyye” sunmuştur. Bunun karşılığı olarak, tekrar Rumeli kazaskerliğine getirilmiştir. Bu büyük şairin gözünde, şeyhülislamlıktan başka bir şey yoktu. Söz konusu makama gelebilmek için, padişaha ve devrin büyüklerine kasideler sunmuş; hele ihtiyarlığında, kaybettiği veya ulaşamadığı mevkilere duyduğu ihtiraslar yüzünden bazı methiyelerinde sultana ve devlet büyüklerine adeta yalvarmış; hatta bazı entrikalara bile iştirak etmekten kendisini alamamıştır.
Bâkî, Sultan III. Murat’ın ölümü ve Sultan III. Mehmet’in tahta geçmesi (1595) üzerine tekrar umutlanmış, eskiden beri istediği şeyhülislamlığa gelmek maksadı ile sultana bir “Cülûsiyye” sunmuştur. Bunun karşılığı olarak, tekrar Rumeli kazaskerliğine getirilmiştir. Bu büyük şairin gözünde, şeyhülislamlıktan başka bir şey yoktu. Söz konusu makama gelebilmek için, padişaha ve devrin büyüklerine kasideler sunmuş; hele ihtiyarlığında, kaybettiği veya ulaşamadığı mevkilere duyduğu ihtiraslar yüzünden bazı methiyelerinde sultana ve devlet büyüklerine adeta yalvarmış; hatta bazı entrikalara bile iştirak etmekten kendisini alamamıştır.

İlk bilgilerini, Fatih Camii müezzinlerinden olan babası Mehmed Efendi’den alan Bâkî, maddi imkânsızlıklar nedeniyle tahsil elde edememe durumuyla karşı karşıya kalmıştır. Ancak XVI. yüzyılın büyük saygı ve itibar gören kültür hayatı, devrin hemen bütün gençleri gibi Bâkî’yi de heveslendirmiş ve kendi muhitine çekmiştir. Genç Mahmûd’un ruhunda okumak, öğrenmek, bilgili ve muhterem bir adam olmak hevesi, önüne geçilmez bir istek derecesi almıştır. Bâkî, daha çocukluk döneminde, ustasının dükkânına gidip gelirken Fatih Camii çevresinde, Fatih medreselerinde okuyan talebelerin güzel kıyafetlerini, ağırbaşlı öğrenciliğini, efendilik hâllerini çok yakından görmüştür. Hayatlarına imrendiği bu öğrencilerin, hocalarına milletçe gösterilen derin saygı gösterilerine ise hayranlıkla katılmıştır.

Bir saraç çırağı iken, camiilerdeki umumi derslere devam etmiş, babasından ve ustasından gizli, Fatih Medresesi talebesi arasına karışmıştır. Kısa zamanda medresenin en sadık talebesi olmuştur. Burada, artık gizlemeğe gerek görmediği, uzun ve hevesli bir talebelik hayatı yaşamıştır. Yeteneği ve okuma isteği ile kısa zamanda kendisini gösteren şair, o devrin ve İstanbul’un en tanınmış hocalarından olan ve “Ahaveyn”lakabı ile tanınan Karamanîzâde Mehmed ve Ahmed Efendi’lerden ders almıştır. Bu iki kardeş, Bâkî’nin kendilerinden çok yararlandığı, âlim müderrislerdi. Bâkî’nin medrese öğrenimi görürken, okul ve ders arkadaşları arasında, ileride büyük şöhret kazanacak, yine 16. yüzyılda yaşamış dönemin büyük şair ve âlimlerinden olan Nev’î, Üsküplü Vâlihî ve tarihçi Hoca Sâdeddîn Efendi gibi önemli kişiler de bulunuyordu. Bu gençler arasında on üç şair vardı.

Bâkî, bir yandan medresede okurken, bir yandan da şiir yazmaya başlamıştır. Daha bir takım değerli arkadaşların ve büyük müderrislerin yanında yetişerek, henüz 19 yaşında iken, aynı yaştaki İstanbul şairleri ve şiir heveslileri arasında önemli bir isim yapmaya başlamış; bu ilim ve sanat çevresinde kendisini tanıtmayı başarmıştır. Zekâsı ve fıtri yeteneği ile de devrin üstat şairlerinin takdirini kazanmıştır.

Bâki Osmanlı’nın en güçlü devirlerinden birinde yaşamıştır, bu da pekâla onun şiirlerine ve şiirlerinde kullandığı temalara yansımıştır. Aşk, yaşamanın zevki ve doğa şiirlerinin başlıca konularıdır. Tekniği güçlüdür, şiirlerinde yakaladığı ahenk ve akıcılık farklıdır. Dil kullanımında çok yeteneklidir. Şiirlerinde İstanbul Türkçesini başarıyla kullanmıştır. Ahenk ve musikiye önem vermiş;söz seçiminde titiz davranmıştır. Genellikle din dışı konuları işlemiştir. Şiirlerinin oluşturduğu tını, musiki de şiirlerinin farklı bir özelliğidir. Türk, Divan şiirinin dönemin ünlü akımları ve eserleri seviyesine ulaşmasında çok büyük katkısı olmuştur. Eserlerinden biri de Kanunî Sultan Süleyman’ın vefatı üzerine yazdığı “Mersiye-i Hazret-i Süleyman Han” isimli Kanuni mersiyesidir. Bu mersiye terkib-i bend şeklinde yazılmış; hem teknik olarak güçlü yapısı hem de ahengi ve dönemin ruhunu, özellikle edebiyat tarzını, güzel bir şekilde ifade ettiği için en ünlü mersiyelerden birisi olmuştur.

Bâkî’nin sanat kabiliyetini, önce, ihtiyar şair Zâtî (öl. 1545) fark etmiştir. Balıkesirli Zâtî’nin, Bâkî’yi yetiştirenler arasında önemli bir yeri vardır. Hayli nasipsiz ömrünü Bayezid Camii avlusundaki remilci dükkânında fala bakmak veya ufak bir para karşılığında kasideler, gazeller yazmak gibi hazin şekilde geçiren Zâtî, bir taraftan da bu küçük dükkânda adeta tarihî ve edebî bir sanat muhiti hazırlamıştır.

Zamanın bir edebiyat okulu durumunda olan bu dükkâna asrın tanınmış âlim ve şairleri uğruyor; genç şairler buraya bir mektebe devam eder gibi gelerek, buradaki sanat sohbetlerinden istifade ediyorlardı. Bâkî, çok genç yaşında Zâtî’nin falcı dükkânına devam eden bu şairler topluluğuna katılmış, kısa zamanda onun takdirini, hatta hayranlığını kazanmakta gecikmemiştir. Öyle ki Zâtî’nin genç şairler arasında en çok beğendiği, takdir ettiği, hayranlık duyduğu isim Bâkî olmuştur.

Bâkî’nin manzum ve mensur eserleri bulunmaktadır. Ancak Bâkî, edebiyat tarihimizdeki yerini Divanı’yla yapmıştır.
Bâkî Dîvânı: Bâkî’yi Türk Edebiyatı’nda sonsuz kılan ve Bâkî’nin en önemli eseri, Divanı’dır. Önce Kanuni Sultan Süleyman’ın emir ve isteğiyle onun sağlığında düzenlenmiş olup şairin daha sonra yazdığı yeni şiirlerin de eklenmesiyle, yine kendi hayatında, değişik tarihlerde yeni ve farklı tertipleri ortaya çıkmıştır. Bâkî’nin ölümünden otuz yıl kadar önce düzenlenmiş olan bu eserin, Türkiye ve Avrupa kütüphanelerindeki yazma nüshalarının sayısı, yaklaşık olarak 100’ü bulmaktadır. Türkiye’de, özellikle İstanbul kütüphanelerinde ve hususi ellerde çok sayıda yazmaları bulunan Bâkî Divanı’nın, Avrupa kütüphanelerinde de çok sayıda yazması vardır.

Me’âlimü’l-Yakîn fî Sîreti Seyyidi’l-Mürselîn: “Gönderilmiş peygamberlerin efendisi Hazret-i Muhammed’in huyunda gerçek bilgi” anlamına gelen eser, bir siyer kitabıdır. Arap âlimlerinden İmâm Şihâbüddîn Ahmed bin Hatîbi’l-Kastalânî (1448-1517)’nin yazdığı El-Mevâhibü’l-Ledüniyye bi’l-Minâhi’l-Ahmediyye adlı siyer kitabı esas tutularak meydana getirilmiştir. Kastalânî, bu eserini 1494’te tamamlamıştır. Söz konusu eser, İslam ülkelerinde çok rağbet görmüş, Bâkî de bu eseri tercüme etmiştir. Ancak, Bâkî, tercüme sırasında birçok eserden yararlanarak tercümesini meydana getirmiştir; bu nedenle eser, bir tercüme eser görünümünden çok telif eser hüviyetini taşımaktadır.

Fezâ’ilü’l-Cihâd: Bu eser de Arapça’dan tercümedir. Ahmed bin İbrâhim’inMeşâ’irü’l-Eşvâk ilâ Mesâri’i’l-‘Uşşâk adlı Arapça eserinin tercümesidir. Müslümanları cihada davet eden ve onlara savaş aşkı vermek için yazılmış bu eser, 1567 yılında, İstanbul’da tamamlanarak Sokullu Mehmet Paşa’ya sunulmuştur. Ön sözü süslü nesirle, ağır bir dil kullanılarak yazılmış olan bu eserin, esas çeviri bölümü sade ve doğal bir Türkçe ile kaleme alınmıştır.

Fezâ’il-i Mekke: 16. yüzyıl âlimlerinden Kutbeddîn Muhammed bin Ahmed Mekkî (öl. 1582)’nin El-İ’lâm fî Ahvâli Beledi’llâhi’l-Harâm adlı Arapça mensur eserinin tercümesidir. Sokullu Mehmet Paşa’nın emriyle yapılan bu tercümeyi, Bâkî, Mekke kadısı olarak Mekke’de bulunduğu sıralarda Nisan 1579 tarihinde tamamlamıştır. Tarihî bakımdan da önemli olan bu eser, Mekke tarihinden ve Osmanlı padişahlarının orada yaptırdığı eserlerden söz eder. Bâkî’nin söz konusu bu tercüme eseri, bazı bölümleri istisna edilirse, temiz ve güzel bir Türkçeyle kaleme alınmıştır.

Hadîs-i Erba’în (Kırk Hadis) Tercümesi: Nev’îzâde Atâyî, Şakâyıku’n-Nu’mâniyye Zeyli’nde, Bâkî’nin, Eyüp müderrisliğinde bulunduğu sıralarda, Hazret-i Muhammed’in sözlerinden Ebâ Eyyûb-i Ensârî tarafından rivayet edilen hadislerin kırkını toplayarak tercüme etmesi suretiyle bu eseri meydana getirdiğini söylemiştir. Ancak şimdiye kadar böyle bir esere rastlanmamıştır.
Bâkî’nin Türkçe tercümelerinde temiz ve açık bir dil kullanılmış olması, dikkati çeker. Şairin yukarıda anlatılan mensur eserleri, Türkçenin tarihî seyri açısından olduğu kadar, sadeleşme safhaları bakımından da önemli ve değerli eserlerdir.
Bâkî’nin bunlardan başka dağınık mecmualarda kalmış bazı mektupları ve kadılık yaparken verdiği hükümlerin suretleri de eldedir. Yine mecmualarda onun Divanı’na dahi geçmemiş gazellerine rastlanır.

Hakkımızda Admin

"Edibane.com" divan edebiyatı şiirlerinden, modern şiirlere, halk edebiyatından güncel konulara kadar çok çeşitli muhtevayı barındırıyor. Eklediğimiz içeriklerle ilgili görüşlerinizi yorum kısmından, sitemizde yer almasını istediğiniz içerikleri iletişim kısmından bizimle paylaşabilirsiniz.

Bu yazılar ilginizi çekebilir

Minyatür Sanatı

Ezelden şâh-ı ‘aşkun bende-i fermânıyuz cânâ | Bâkî

Ezelden şâh-ı ‘aşkun bende-i fermânıyuz cânâ Mahabbet mülkinün sultân-ı ‘âlî-şânıyuz cânâ   Sehâb-ı lutfun âbın …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.