Çarşamba , Temmuz 17 2019
Anasayfa | Makaleler

Makaleler

Sanatın Arka Yüzü / Mehmet Taştan

Işığın geceye mihneti olmaz. Çünkü onun varlığını hissettiren güç, kendi kimliğinde gizlidir. Bir sanat eseri için de durum ışıktan farklı değildir. Onu görünür kılan, zihinlere taşıyan öncelikle kendi varlığıdır, tılsımıdır elbette… Ama işin ehli için, hiç bir eser kendiyle başlayıp kendiyle bitmez. Çünkü her eserin bir de görünmeyen yüzü vardır. Onun yakasına bir gül gibi takılan, diğerlerinden farklılaştıran, özel kılan, zenginleştiren arkaplan öyküleri yani… Ki bu öyküler, eserin anlamını da, değerini de değiştirir çoğu zaman..
Ahmet Haşim’in, dillere pelesenk olmuş, “Akşam, yine akşam, yine akşam / Göllerde bu dem bir kamış olsam!” mısraları böyledir mesela.. Kuşkusuz öykü bilinmeden de çok güzeldir bu şiir… Ama kızıl havvaları seyretmeye tutkulu şairin, göllerde o dem bir kamış olma isteğinin sırrı, o güzelliği hayal ufkunun ötesine taşır. Malum, kamışlar göl kenarında yetişir ve “ney” kamıştan yapılır. Ahmet Haşim, her akşam göl kenarına gelip ney üfleyen bir kıza deliler gibi aşıktır o sıralar. Ama ne kızın haberi vardır bundan, ne de Haşim’in bunu söyleyecek mecali… Malum şair, kendini çirkin bulmaktadır. Bir türlü yenemediği o çirkinlik duygusunu, güzelliğin zirvesi olarak gördüğü kızla yüzleştirmesi olacak şey değildir… Yani kelimenin tam anlamıyla platonik bir aşktır onunki…
“Bilimi ona ihtiyacı olan üretir” derler ya… Aşk için de bu böyledir… Hayal aleminde bile olsa, her aşık dağları delecek gürzünü kendisi yapar. Şairi, bu mısralara götüren de böyle bir hayaldir işte… Haşim, akşam saatlerinde göllerde kamış olunca, her akşam göl kenarına ney çalmaya gelen sevgiliyi yakından dinleyecek, doyasıya izleyecektir. Belki bir gün şairin dönüştüğü kamıştan ney yapılacak; o neyi çalan sevgilinin parmakları, aşktan delik deşik olmuş şairin vücuduna, dudakları ise dudaklarına dokunacaktır.
Şiirin sır perdesini aralayan bu öyküyü yıllar önce idare hukuku hocam Prof. Dr. Yıldızhan Yayla’dan dinlemiştim. Bitirince de o naif üslubuyla, “bu şiirden bu manayı çıkarmak için iri cüsseli şairi katlayıp kitabın arasında saklamak lazım” demeyi ihmal etmemişti. Böyle söylemekte haklıydı. Çünkü metinden bu manayı çıkarmak gerçekten imkânsızdı. Ama öyküyü dinledikten sonra herşey değişiyordu. Zira, yüzyıllar öncesinden Fuzulî, “Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar / Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su” dememiş miydi? “Şayet onun (Peygamber Efendimizin) elini öpme arzusuyla ölürsem dostlar / Öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su sunun” anlamına gelen bu beyitle birlikte okunduğunda, Ahmet Haşim’in kullandığı vuslat meteforu hiç de yabancı görünmüyordu.
Şaşırtmak sanatın hamurunda var… Tabiat temalıymış gibi görünen bir şiirin içinden ölümcül bir aşk çıkabildiği gibi bazen de tam tersi olabiliyor… Aşkı anlatıyormuş gibi görünen bir eserin içinden pekâla bir başka sır dökülebiliyor. Örneğin, Hacı Arif Bey (1831-1885)’in, nihavent makamında bestelediği şu güfteyi okurken aşktan başka ne gelir ki insanın aklına?
Ahter-i düşkün garib ü âşık-ı avareyim
Gün gibi deryayı aşkında gezer biçareyim
Sana kul oldum kapında gayrı kime varayım?
Padişahım sen dururken ben kime yalvarayım?
Hele de dört mısrada iki kez aşkla feryat ediliyorsa? Ama işin aslı öyle değil.. Müzik dehasıyla küçük yaşlarda saraya girmeyi başaran ve üç padişahın gözdesi olup, saraydan üç kez kız alan Hacı Arif Bey, II. Abdülhamid’in çocukluk hatırlarını anlatırken, boş bulunup, “kucağımdayken altını ıslatmış, her tarafımı berbat etmişti” deyince saray bürokrasisi tutuşur. Bestekârımız, Mızıkay-ı Humayun’da bir odaya kapatılır.İçeride elli gün kalan Hacı Arif Bey, oda hapsindeyken bestelediği bu şarkı gün yüzüne çıkınca kurtulur. Bu muhteşem şarkıyı böyle bir öyküye bağlamak bir çok sanatçının hoşuna gitmiyor olmalı ki, “Padişahım sen dururken ben kime yalvarayım?” mısraını, “Şivekârım sen dururken ben kime yalvarayım?” biçiminde okuyorlar.
Bazı eserler de, doğuş öykülerinden ziyade, sonradan kazandıkları bir başka hikayeyle unutulmaz olurlar. “Kâinatın Işığı” adlı tabloyu ressamın en ünlü eseri kılan, o eserin seyirciyle buluşmasıyla kazanılan bir öyküdür:
18. asrın ünlü ressamlarından William Holman Hunt’un “Kâinat Işığı” adlı tablosu Londra Kraliyet Akademisi’nde seyircinin beğenisine sunulur.
Tabloda, gece vakti bir evin kapısı önünde, elindeki feneri kapıya tutan bilge kılıklı bir adam resmedilmiştir.
Ziyaretçiler, ne anlam ifade ettiğini pek anlamasalar da hayranlık sözleri söyleyerek tablonun önünden geçip gitmektedirler… Ama içlerinden biri öyle yapmaz, sorar:
“Üstat, perspektif ve derinlik güzel ama doğrusu, bir türlü anlamını kavrayamadım bu tablonun. Kapı kolu çizmeyi unutmuşsunuz. Bu adam ne kadar bekleyecek burada? Bu kapı hiç açılmayacak mı?”
Hunt tebessüm ederek cevaplar adamın sorusunu:
Dostum bu kapı, gönül kapısı… Dışarıdan açılmaz, yalnızca içeriden açılır.”
Renklerden söze akseden bu bilgece cevap, yalnızca tabloyu ünlü kılmakla kalmaz, gönül esrarına da farklı bir ışık tutar.
Bazen de eserlerin içinden, uğursuz evler gibi dokunanı çıldırtan ya da yalnızca delilerin dokunabildiği öyküler çıkar karşımıza… Yarım asrı aşkın bir süredir, Bakırköy Akıl Hastanesinin bahçesinde “Düşünen Adam” bir trajedyanın sembolü gibi durur orada… Orijinalı Paris’te bulunan heykel, kayıtlarda Rodin adını taşır. Ama fısıltı halindeki bir ses, eserin gerçek sahibinin Camille olduğunu söyler. Rodin’in önce öğrencisi, sonra da sevgilisi olan bahtsız Camille… Ne Rodin, ne de “düşünen adam” yâr olmuştur ona. Hocasının, “O’na altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi” diyerek övdüğü talihsiz kadın, hayatının son otuz yılını bir tımarhanede geçirerek ölür. Ölümünden bir süre önce kardeşine yazdığı mektupta:”Bu esaretten çok sıkılıyorum… Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?” der. O eve dönemez ama onun trajik hayatını oynayan sinema sanatçıları 1988’de çekilen “Camille Claudel” adlı filmle ödül üstüne ödül kazanırlar. Bir sanatçının hayatı bir başka sanat eserini doğurur yani…
Ne gariptir ki, yalnızca eserin gerçek sahibi olduğu söylenen Camille’nin değil, Bakırköy’deki kopyasını yapan iki sanatçının kaldığı yer de tımarhanedir. Bakırköy akıl hastanesi yani… Bir dergide görüp, bir kopyasını hastanenin bahçesine dikmeye karar verdiğinde yaşayacağı zorlukları bilseydi hastanenin başhekimi Göktulga yine de böyle bir şeye cesaret eder miydi bilinmez. Ama eser bitip hastanenin bahçesinde görücüye çıkınca, “Bu adam ne düşünüyor” diye soranlara başhekimin, “hastanenin dışındakilerin durumu içeridekilerden daha kötü, bu heykel onların durumu ne olacak diye düşünüyor” şeklindeki cevabı bizi bir anda Montesquie’ya taşıyor. Zira o yüzyıllar önce tımarhaneyi, “dışarıdakiler kendilerini akıllı sansın diye içeri tıkılmış zavallılarla dolu yer” olarak tanımlıyor. Ve bu gerçeklik bir başka sırrı ele veriyor: Sanat gibi düşünce de geçmişten besleniyor.
Geçmişten beslenmenin evresnel buutları ise İstanbul semalarını süsleyen Süleymaniye’de çıkıyor karşımıza… İs odasından, yüzyıllar sonrasının mimarına yol gösteren mektubuna kadar her yönüyle hayranlık uyandıran mabed, geçmişten beslenmenin evrensel sırrını sütunlarında taşır. Büyük deha, ‘hünkârım öyle bir cami yaptım ki insanlar zarar vermezse kıyamete kadar ayakta durur‘ diyerek padişaha teslim ettiği mabedin dört ana sütununu dört ayrı yerden getirir. Biri, İskenderiye’den ve muhtemelen ünlü kütüphanenin kalıntılarından çıkarılmıştır. İkinci Balbek’in meşhur tapınaklarından birine aittir… Üçüncüsü Bizans zamanında dikilmiş kız taşıdır. Dördüncüsü ise Osmanlı eseri olan Topkapı Sarayından temin edilir. Ve evrensel dinin o muhteşem kubbesi, geçmişin büyük medeniyetlerini temsil eden sütunlar üzerinde yükselir.
“Güzel olan hiç bir şey hülasa edilemez” demiş ya Valery… Gönlümüzde iz bırakan eserlerin arka plan öyküleri için de bu böyle… Ama geçmişle geleceğin, hayalle hakikatin içiçe girdiği Süleymaniye’den söz edince insan şunu sormadan edemiyor: Bilimle sanatın bu muhteşem izdivacında, baskın unsur hangisi acaba? Bu soruya cevap ararken felsefeyi bilimin anası, şiiri sanatların atası olarak gören yaygın görüşü hatırlıyoruz. Tam bu noktada bir filozofla bir şairin manfiseto değerindeki replikleri çıkıyor karşımıza:
Alfred North Whitehead, “Bütün Batı felsefesi Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibarettir” diyerek yüceltiyor, Sokrates’in talebesini… İsmet Özel, bu söze bir şairle meydan okuyor: “İyi de bütün batı felsefesinin dipnot düşmek zorunda kaldığı Platon, şair Homeros’a dipnot düşmekten başka ne yapmıştır?”
Sizce hangisi haklı ya da sanat arka planıyla daha mı güzel?
Ne dersiniz?

Divan Edebiyatı üzerinden Osmanlıya sövmek

Rejim, kurulduğu günden itibaren her yaptığının “doğru” olduğunu tasdiklemek için, faydalanması gereken her türlü nimeti sonuna kadar kullanmıştır. Tabii, bu nimetlerin başında “medya silahı” gelmektedir. Hele ki, ilk devirde; zamanın gazeteleri, mecmuaları ve radyoları rejimin en ateşli müdâfileri olmuşlar, aksi istikamette yayın yapmaya cesaret edenler “diktatörce” susturulmuştur. Tipik misali, Kemalizm’in çığırtkanlarından Cemal Kutay şöyle veriyor:

Divan Edebiyatı üzerinden Osmanlıya sövmek | Hasret YILDIRIM

“Takrir-i Sükûn ve İstiklâl Mahkemeleri devri başladıktan sonra, İstanbul’da 14 yevmi [günlük] gazetenin adedi altıya inmiş, bunların günlük baskısı 49 bine düşmüştü. Bu baskının hiç bir devirde bu derece azalmış olduğu görülmemişti. Matbuatın “tenkid ve mürakabe [gözlemleme]” hakkının geriye alınması yüzünden, halkın eskisi kadar gazete almadığı ve gazetelere ehemmiyet vermediği dikkat nazarını çekmişti. Bu bir nevi protestoydu.” (Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi Mecmuası / 20. Cild Sayfa: 11524)

Rejimin evveliyatını inkâr etme, tarihine sövme politikası; 70’li yıllara gelindiğinde, filmler üzerinden sinema ve televizyon silahı ile ayyuka çıkmıştı. Biz bunun binlerce misalinden sadece birisine, Hababam Sınıfı Uyanıyor isimli filmdeki “Divan Edebiyatı” ile alâkalı kısıma temas edeceğiz. Bu makalemiz, Ankara merkezli İnfak Vakfı’nın çıkartmakta olduğu, Üslup Mecmuasının; 2016 Mart-Nisan tarihli, “Divan Edebiyatı Hususi Sayısı”na tevafuk eden 44. sayısında neşredilmiştir. (Üslup Mecmuası İrtibat: www.facebook.com/uslupdergisi)

“Hababam Sınıfı” serisi herkesin beğenerek, alâka göstererek ve keyif alarak izlediği bir film olarak geldi, geçmişten günümüze… Seriyi takip edenler, kendi talebelik yılları ile karşılaştırma yaparken; kimi zaman gülerek, kimi zaman hüzünlenerek izlediler, hatıralarını tazelediler… Hababam Sınıfı serisi, Türkiye’de ve dünyada mizahi filmler arasında ilk sıralarda yerini aldı. Hep iltifatlarla, tebriklerle alkışlanan “Yeşilçam Klasikleri” arasına girmeyi başardı. Evvelki yıllarda yeni versiyonları çekilse de, 70’li yıllardaki seri kadar alâka görmedi bu yeni versiyonlar… Tabii filme gösterilen bu alâka, rejim müdâfilerinin de dikkatinden kaçmadı. Rejimin, geçmişe söverek, hususiyetle Osmanlı’yı yerden yere vurma politikası, Hababam Sınıfı kullanılarak da yapıldı. Bilhassa Osmanlı’nın kültürel bir kıymeti olan kendine has lisanına [tabiri caizse] dil uzatıldı. O zengin muhtevaya, fevkalade mana derinliğine sahip lisan ve edebiyatla alay edildi. Ne yazık ki, birçoğumuz bu sahneleri kahkaha atarak izlerken, hakikatte aslımızı inkâr ettiğimizin farkına dahi varamadık. Şimdi bu filmdeki bazı sahneleri teker teker ele alarak mevzuu tasdikleyelim:

SAHNE 1

Edebiyat Hocası Zühtü Bey, sınıfta ilk dersinde konuşuyor: “Bu sene edebiyatı sizin sınıfa ben okutacağım, adım Zühtü. Ben, “yeni” lafını kat’iyyen sevmem. Hele hele edebiyatta zinhar, hiç sevmem. Edebiyat demek; divan edebiyatı demektir, divan şiiri demektir. Divan şiiri ise, nazım ve kafiye demektir. Kafiyesiz şiir olmaz. Bir takım eşhas, “serbest nazım” diye saçmalıklar yapmışlar.

İnek Şaban: Evet efendim…

Zühtü Hoca: Ama biz onları kıraat etmeyeceğiz…

İnek Şaban: (Alaycı bir tavırla) Etmeyeceğiz…

Zühtü Hoca: Tahrirlerimde de sormayacağım. Unutmayın!. En güzel, en büyük, en doğru şiir; bir hakikat-i mürşidenin tashiki altında hiçbir şey söylememektir… Yani divan şiiridir…

Bu cümlelerle hocanın eski kafalı, yenilik karşıtı biri olduğu îma ediliyor. Eskiye takılıp kalan, mürteci bir hoca imajı oluşturulmaya çalışılıyor. Osmanlıca kelimelerin ağırlıkta olduğu cümlelere, filmin başrol kahramanı İnek Şaban “Nece konuşuyor bu herif?” diyerek mürteci hocayı aşağılıyor. Ardından, diğer talebeler birbirlerine şunları söylüyorlar.

Talebe 1: Ne diyor bu Zühtü Hoca ya?

Talebe 2: Valla, hiçbir şey anlamadım…

Talebe 3: ÇİNCE GİBİ BİŞEY…

Senin o Çince diye alaya aldığın lisan, alaya aldığın Çin Milletinin şu anda kullandığı lisan. Dünyada (nüfusunun çokluğu sebebiyle de olsa) en fazla konuşulan lisan. Hele ki Çin Yazısı, 3500 yıllık bir geçmişle bugünlere gelmiş bir yazı. Peki, sen ne yaptın? 600 küsur sene dünyayı titreten bir Devletin lisanını ve yazısını, bir gecede çöpe attın!. Çağdaş ve medeni ülkeler seviyesine çıktın aklınca? Halbuki 80 sene evvel yazılmış bir şeyi kimse anlayamıyor; ne lisanını, ne yazısını!. Yazıklar olsun…

Talebe 4: Hocam…

Zühtü Hoca: (Sert bir şekilde, saygısız biri edasıyla) Ne var?

Talebe 4: Sizden önceki edebiyat öğretmenimiz Semra Hanım, çağdaş edebiyatı da öğretirdi bize.

Zühtü Hoca: Olmaz, yeni yok… Hepsini unutacaksınız!. Hımm, nerde kalmıştık? Divan şiiri; yani kalıp, yani kafiye… Şu akıcılığa bakın, iyi dinleyin: “Tiz-i reftar olanın payine nağmen dolaşır.” (Ses tonunu yükselterek, sertçe) Sen, sen sen sen. Kalk, tekrarla bakayım…

Tulum Hayri: “Teyzesi defterdar olan faytonla damda dolaşır.”

Zühtü Hoca: Sus, terbiyesiz adam!. Hiç mi teeddüp etmiyorsun? Otur yerine!. Bakın, bu da bir başka latif dizi: “Süzme ruyini payidarın, müjgan müjgan üstüne.” Evet, kim tekrar edecek?

Güdük Necmi: Ben hocam…

Zühtü Hoca: Oku bakalım…

Güdük Necmi: “Kış geliyor ört hocam, yorgan yorgan üstüne.” [Ne alâka!. Gâye, aslını inkâr etmek, geçmişle bağı koparmak. Kullanılan kelimelerin ehemmiyeti yok. Yeter ki geçmişimize sövelim…]

Zühtü Hoca: Otur!. Haddini bilmez, münafık, rezil!.

Edebiyat hocasına böyle ağır hakaretler ettirilirken kullanılan “münafık” kelimesi ile, izleyicilerde din karşıtlığının da oluşturulmasına çalışılıyor sinsi bir şekilde.

İnek Şaban: Hoca doğru söylüyo, sen rezilsin…

Zühtü Hoca: Sen, konuşan… Kalk!

İnek Şaban: Bana mı diyo?

Zühtü Hoca: Tekrarla bakalım söyleyeceğimi…

İnek Şaban: Tekrarlayayım hocam.

Zühtü Hoca: “Vech-i hurşidinize münevver demişler.”

İnek Şaban: Aman, kaçalım hocam!.

Zühtü Hoca: Niye?

İnek Şaban: Ee, Bekçi Hurşit’in eline lüverver vermişler, yakalarsa sizi de vurur bizi de vurur.

Bu sahnede talebelerin divan edebiyatı şiirleri ile dalga geçtiklerini, gayet net bir şekilde görüyoruz. Para ile satın alınan yönetmen ve senarist, alaya alma işini de büyük bir ustalıkla becermiş!. Ayrıca inek Şaban tarafından kullanılan “lüverver” kelimesi, aslında “revolver” denilen küçük bir tabancadır. Bunu bilmeyenlerin de, bu yazı vesilesi ile öğrenmesine vesile olalım inşaallah.

SAHNE 2

Edebiyat hocası Zühtü Bey, öğretmenler odasında kimya hocasıyla konuşuyor. Kimya hocası “deney” kelimesini kullanınca, Zühtü Hoca: “Deney, değil evladım… Tecrübe, tecrübe!.” diyor.

Kimya Hocası: Anlamadım?

Zühtü Hoca: Nasıl anlamazsın? İlm-i Kimya, tecrübelerle müsbet bir satha nüfuz eder.

Sonra Mahmut Hoca’ya dönerek: “Mahmut Bey, ben bu yeni neslin söylediklerini bir türlü anlayamıyorum” diyor.

Mahmut Hoca: Niye efendim?

Zühtü Hoca: Baksanıza, müspet ilim yapan bu zat-ı muhteremin konuşmasından hiçbir şey anlamıyorum.

Mahmut Hoca: Valla Zühtü Bey, bazen ben de sizin söylediklerinizden bir şey anlamıyorum.

Burada Osmanlıca’nın anlaşılmaz-muğlak bir lisan olduğu beyinlere zerk edilmek isteniyor. Ayrıca Mahmut Hoca’nın, Zühtü Hoca’ya karşı ilk olumsuz tepkisi de bu sahne ile başlıyor.

SAHNE 3

Hababam Sınıfı talebeleri, öğretmen masasının önüne büyük bir kâğıt yapıştırıyorlar ve tahtaya kalkan her talebenin bu kâğıda bakmasını söylüyorlar. Sonra da: “Eee Zühtü Hoca, Hababam Sınıfı sana iyi bir ders versin de ömrün boyunca unutma!” diyorlar. Zühtü Hoca sınıfa giriyor ve sınıf başkanına “Mümessil!. Yoklama tamam, değil mi?” diyor…

Tulum Hayri: Tamam “Sayın” Hocam…

Zühtü Hoca: Sayın Hocam değil, otur!. “Muhterem” Hocam, Muhterem…

Burada da bir bağırtı-çağırtı gidiyor… Eee Zühtü Hoca gibiler yobaz, mürteci, kaba adamlar… Bir “sayın” kelimesine dahi tahammül etmeden saldırırlar… Yersen…

Ardından “Evet, geçen ders verdiğim vazifeyi ezberlediniz mi?” diye soruyor. Talebeler de, “Ezberledik Hocam, sular seller gibi…” cevabını veriyorlar. Zühtü Hoca, Güdük Necmi’yi kaldırıyor; o da hocanın karşısına geçip masadaki kâğıda bakarak “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”ni okumaya başlıyor. Zühtü Hoca, bunu değil, “Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend”ini verdiğini söylüyor. Talebeler, “Hayır, Gençliğe Hitabeyi verdiniz” diyorlar. Zühtü Hoca: “Olmaz, olamaazz!. Ben ne verdiğimi bilmez miyim?” Tabii, bütün sınıf mevzuu üsteleyince, ister istemez kabul etmek zorunda kalıyor ve şöyle diyor: “Eminim sizin gibi taş kafalılar, o dediğinizi bile ezberleyemez”

Bir talebe daha hocanın karşısına geçip, ezberi okumaya çalışıyor. Okurken de başını ikide bir eğerek masanın ön tarafına bakmış gibi yapıyor. Bunun üzerine Zühtü Hoca kızarak: “Yeter, yeter artık, kes! Geç yerine!. Sizi gidi sahtekârlar sizi!. Fark edemeyeceğimi sandınız değil mi? Sen, koş Mahmut Hoca’yı çağır buraya!. Rezil herifler sizi!. Çok sevdiğinizi, saydığınızı söylediğiniz Atatürk’ün hitabesini bile kopya çekmeden okuyamıyorsunuz. Atatürk’ün memleketi emanet ettiği şu gençliğe bakın!. Gençlik değil, âdeta it sürüsü!. İt sürüsü!.”

Sahnenin bütününde Zühtü Hocaya ağır hakaretler ettirilerek, izleyiciye geçmişine sahip çıkan insanların aslında kaba, anlayışsız ve saldırgan oldukları imajı tekrar tekrar veriliyor. Tam bir soğutma ve karalama taktiği… Tabii çaktırmadan mevzu M.Kemal’e getirilerek, yaptığı icraatlerin aslında ne kadar doğru olduğu aktarılmaya çalışılıyor. M.Kemal, Zühtü Hoca gibi; kaba-saba, mürteci, gericileri astı haaa!. Anlayın daaa!.

Mahmut Hoca geliyor ve “Hayrola Zühtü bey?” diyor…

Zühtü Hoca: Mahmut Hoca!. Görün, bakın!. Atatürk bu vatanı kimlere emanet etmiş!.

Mahmut Hoca: Ne oldu efendim?

Zühtü Hoca: Daha ne olsun? Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini bu kartona satır satır yazıp kürsüme çakmışlar, bakıp bakıp okuyorlar… Şimdi sizin yanınızda ezbere okusunlar da görelim bakalım…

Mahmut Hoca: Evet, okuyun… Talebelerin hepsi ayağa kalkarak okumaya başlıyorlar. Zühtü Hoca, şaşırarak: “Nasıl olur? Biraz evvel buna bakıp okuyorlardı.”

Mahmut Hoca: “Bakın, kartonda ne yazıyor Zühtü Bey!. ‘Hocam, Hababam Sınıfı da olsak, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni ezbere biliriz’ ”

Geldik her zamanki komediye!. Türkiye’nin “bir açık hava tımarhanesi” olduğuna delil aslında sahnenin bu kısmı… Hababam Sınıfı Zühtü Hoca ile olan münasebetlerinin başından beri, Hoca’nın kullandığı ceddimize ait kelimeleri anlamadıklarını iddia ederken; bir sihirli değnek dokunmuş gibi, Gençliğe Hitabe’de kullanılan bir sürü Osmanlıca kelimeyi nasıl ezberliyor ve nasıl bülbül gibi şakıyor? Ezberledikleri metnin içerisinde de bir sürü Arapça-Farsça kelime bulunmasına rağmen, o metne karşı “anlaşılamıyor” sözünü neden kullanmıyor ve alaya almıyor? Çünkü o “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi” (haşa) “Ayet” hükmünde… Buradan ötesi “Açın Kapıları Osman Geliyor” olur… Hâlbuki “hitabe” kelimesi dahi Arapça’dır. Güler misin, ağlar mısın?

SAHNE 4

Artık tüm mesajlar verilmiş, sıra son noktayı koyarak Zühtü Hocayı yerin dibine batırmaya gelmiştir. Hababam Sınıfı talebeleri bahçede kenetlenmiş; bekçinin çaldığı türküyü, öğretmenler odasına bakarak okumaktadırlar. “Samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü, sana kandım Zühtü. Şimdi geldi sevişmenin zamanı da Zühtü, sana kandım Zühtü, hele hele yandım Zühtü, ben sana kandım Zühtü.”

Zühtü Hoca, Mahmud Hoca’ya dönerek “Sanırım, bu Hababam Sınıfı benimle alay ediyor.”

Mahmud Hoca: Niye efendim?

Zühtü Hoca: Duymuyor musunuz söyledikleri türküyü?

Mahmud hoca: Duyuyorum!.

Zühtü Hoca: E peki, bu alay değil mi?

Mahmud Hoca: Sanmam!. Bu son günlerin çok moda bir türküsü, herkesin dilinde bu türkü, (üstüne bastırarak) Zühtü bey!.

Hababam serisinin ve Zühtü Hoca sahnelerinin hususiyetle dikkat çeken başka bir mevzuu da; “Mahmut Hoca, filmin her serisinde bütün hocaları, Hababam Sınıfı’na karşı destekleyip müdafaa ederken, Zühtü Hoca’ya ise tam tersini uygulayarak ters cevaplar vermesidir. Ayrıca seçilen türkünün hikâyesini de araştırırsanız, Zühtü Hoca’nın “benimle dalga geçiyorlar sanırım” hitabındaki inceliği kavramış olacaksınız. Daha ne diyelim? Arif olan anlar, vesselam…

Hasret Yıldırım | http://www.yenisoz.com.tr/

Mabet Değiştiren Şehir: Strazburg | Mehmet Taştan

Şehir bir mabetle başlar ve onun etrafında şekillenir. Mabetlerin etrafında çoğalıp, ortak hayatı sürdürebilmek için bir kısım hürriyetlerinden vazgeçerek hemşehri temelinde eşitlenen bireyler de, mabetlerde ulaşır kendi derinliğine… Yekdiğerine söylenmeyen hayata ve ölüm sonrasına dair bütün pişmanlık ve arzular orada dile gelip, kanatlanır semaya… O yüzdendir ki, kadim zamanlardan beri şehirler, kendilerini var eden mabetlerle anlam kazanır; onlar ile anılır. İlk sakinleri Hacer ile İsmail olan Mekke, ölü ya da diri bütün Müslümanların yüzünü döndüğü Kabe‘de; Kudüs, Süleyman Tapınağı olarak da anılan Mescid-î Aksa’da; İstanbul, bin beş yüzyıllık bir mabet olan Ayasofya’da bulur bütün ihtişamını.
Bir mimarın elinden çıkmışcasına kendi içinde uyumlu ve aynı estetik kodlarla bezenmiş olan Strazburg da öyle… Tüm şehir, Notre Dame Katedrali etrafında şekillenmiş… “Hanımefendimiz” anlamına gelen “Notre Dame” sözüyle kast edilen kişi ise, kuşkusuz Hz. Meryem… Dört yüzyılda tamamlanabilen mabedin iki kulesinden biri eksik bırakılmış yada yapılamamış. Ancak yakından fark edilebilen bu eksiklik, uzaktan bakıldığında, tek Tanrılı din anlayışının bilinçli bir tercihiymiş gibi bir his veriyor. Şehrin neresinden bakarsanız bakın, “gökyüzüne buradan çıkılır” dercesine kadetralin kulesi görünüyor. Öbür yapılarsa akort edilmiş bir sazın, “lâ” sesine uyumlu diğer telleri gibi… Arada bir karşımıza çıkan ve cesamet itibariyle o bütünle uyumlu olsa bile, malzeme ve desen itibariyle birer protez gibi duran zamane yapılarını saymazsak, şehir baştan sona taş binalarla örülü… İlk bakışta insanı mest eden o mükemmeliyet, biraz daha derine inince garip bir burukluk oluşturuyor insanda. Binlerce kölenin alın teriyle yükselen bu taş binaların yapımı sırasında, yanlış kesilen taşların bedelini kaç köle hayatıyla ödemiştir acaba? Tevekkeli değil, ben bu soruyu sorarken, modern matbaayı bulan Gutenberg Heykeli çıkıyor birden karşımıza… Heykelin kaidesindeki kabartmalarda soylular ve zenginler sevinç halindeyken, elleri zincirli köleler, bağlarından kurtulmak için çırpınıyorlar… Matbaanın doğuşuyla, kitap okumanın yaygınlaşması, özgür düşüncenin ve bilimsel çalışmaların başlaması arasındaki paralellik anlatılmak isteniyor o temsillerle.

Zamanın ruhuyla kucaklaşmadan, görüneni fotoğraflamak isterseniz, Petit Frans veya Kleber Meydanı ilginizi çekebilir; Opera Binası’nda espressonuzu yudumlarken kendinizi çok iyi hissedebilirsiniz. Ama birbirini keserek geçen iki akarsuyun oluşturduğu dörtlü kavşağın üç köşesine kurulmuş, üç binada, Strazburg’u Noel’in başkenti olmanın ötesine taşıyan başka bir gerçeklik çağırır sizi… Gizemden uzak, çıplak bir dille…

Avrupa Parlamentosu

Birinci köşede, Avrupa (Birliği) Parlamentosu… Merkezi Brüksel’de bulunan Avrupa Birliği’nin yasama organına ait olan bu bina, paradan başka ilke tanımayan birliğin oportünist anlayışına uygun bir tasarımla yusyuvarlak… Hukuki hiç bir değeri olmaza bile, ülkemize yönelik hasmane tutumdan dolayı canımızı sıkan, “Türkiye ile müzakerelerin dondurulması kararı” işte bu binada alınmış. 28 üyesi bulunan Avrupa Birliği’nin, 751 milletvekilinden oluşan Parlamentosunda temsilcimiz yok. Çünkü bu birliğe üye değiliz. Yıllardan beridir aday ülkeyiz.

Suyun karşı kıyısında, Avrupa Konseyi binası var. Binanın önündeki gönderlerde asılı duran 47 üye ülke bayrağından biri bizim şanlı bayrağımız. Nerede olursa olsun insanın içini titreten o nazlı hilal… Konseyin varlık sebebi, sırf Yahudi, Polonyalı, çingene, özürlü veya eşcinsel olduğu için öldürülen on milyon insan… Yani Nazi soykırımı ya da batılıların ifadesiyle holokost… Avrupa Konseyi böyle bir tragedyanın bir daha yaşanmaması için, insan haklarını korumak amacıyla kurulmuş bir örgüt… Konseyin kurucu belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi… Konseyin üç ana organı var. Bunlar, 47 üyeden oluşan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 318 üyeden oluşan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ve 47 yargıcı bulunan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi…

Konseyin 12 kurucu üyesinden biri olan Türkiye, şimdi de örgütün en etkili altı üyesinden biri… Bakanlar Komitesinde Dışişleri Bakanı tarafından temsil edilen ülkemiz, Parlamenterler Meclisinde nüfus esasına göre üye ülkelere tanınmış en yüksek sayı olan 18 milletvekiliyle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde ise tüm üye ülkelerde olduğu gibi bir hakimle temsil edilmektedir.

Suyun iki kıyısından birbirine bakan Avrupa Parlamentosu ile Avrupa Konseyi arasındaki tüp geçit köprüyü saymazsak, bu iki yapı arasında organik anlamda hiç bir bağ yok. Doğrudur, Birlik (AB) de, Konsey (AK) de Avrupa temelli örgütlerdir, Avrupa ülkelerinin tamamına yakını her iki örgüte de üyedir. Her iki örgütün de yasama, yürütme ve yargı organları vardır. Organlar arasındaki isim benzerliği, örgütlerin de birbiriyle karıştırılmasına, hangi organın hangi örgüte bağlı olduğu konusunda tereddütlerin doğmasına yol açmaktadır. Her iki örgütte de, ülkemize yönelik olarak çifte standart örnekleri bulmak mümkündür.

Ancak, Avrupa Birliği ekonomik temelli ve üyelerini zenginleştirmeyi esas alan bir örgüttür. Avrupa Konseyi ise, insan haklarını koruyup geliştirmeyi esas alan, bu hedefi gerçekleştirmek için demokrasiyi olmazsa olmaz sayan bir teşkilattır. Birliğin 28 üyesi, Konseyin 47 üyesi vardır. Birliğin tüm üyeleri birer Avrupa ülkesidir; Konseyin, Gürcistan, Azerbaycan gibi Avrupalı olmayan üyeleri vardır. Birliğin organları Brüksel, Strazburg ve Lüksemburg’a dağılmıştır. Konseyin bütün organları Strazburg’dadır. Birliğin milletvekilleri doğrudan Avrupa Parlamentosu için seçilirler. Yani bu kişiler kendi ulusal meclislerinde milletvekili değildirler. Konseyin Parlamento üyeleri ise, her üye ülkenin meclisindeki milletvekilleri tarafından, o ülkenin nüfusuna göre belirlenmiş 2 ilâ 18 arasında değişen sayılarla temsil edilmektedir. Milletvekillerinden en az birinin kadın olması zorunludur. Birliğin bakanlar konseyinde üye devleti, görüşülecek konunun özelliğine göre ilgili bakan temsil eder. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinde ise, üye ülkeleri dışişleri bakanları temsil eder. Birliğin mahkemesi, AB Adalet Divanıdır. Merkezi Lüksemburg’dur. Birlik hukukuna göre yargılama yapar. Konsey mahkemesinin adı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’dir. Davalıları yalnızca üye devletlerdir.

Avrupa Konseyi’nin en etkili organı olan bu mahkeme (AİHM) su kavuşumunun üçüncü köşesinde boy gösterir. 1959’da kurulan ve ülkemizin 1989’dan beri zorunlu yargı yetkisini kabul ettiği yerdir burası… Verdiği kararlarla yalnızca olayın taraflarını değil, üye ülkelerin iç hukukunu da etkileyip yönlendiren yargı organıdır. Bir kararında, “Avrupa kamu düzeninin anayasal aracı” olarak tanımladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’ne göre yargılama yapar ama zaman zaman diğer uluslararası belgelere ya da mahkeme içtihatlarına atıfta bulunduğu da vakidir. Örneğin, sözleşmede bulunmadığı halde kararlarında sıkça kullandığı, “takdir yetkisi” kavramını Fransız Danıştay’ından, “yakın ve mevcut tehlike” kriterini ABD Yüksek Mahkemesi’nden almıştır.

AİHS’ni dinamik ve güncel kılan mahkeme, üye devletler bakımından yasa hukukundan, içtihat hukukuna geçişin de habercisi gibidir. Hatta Yargıtay bir kararında kanun değerindeki iç hukuk normunu yok sayarak AİHM içtihadını uygulamak suretiyle bu durumu tebşir etmiştir. Anayasal düzenlemelerimiz başta olmak üzere, çeyrek asırdır yapılan yasal değişikliklerde bu mahkemenin açık tesirlerini görmek mümkündür. Anayasa Mahkemesi, iptal davalarında destek ölçü norm olarak kullandığı AİHM kararlarını, bireysel başvurularda ise doğrudan ölçü norm olarak kullanmaktadır… Sözleşme kapsamındaki konularda yüksek mahkemelerden başlayarak iç hukukumuzun dilini de değiştiren AİHM’in, Loizidio-Türkiye kararında, Londra-Zürih Antlaşmalarını ve Kıbrıs’taki Demokratik Anayasal düzeni ortadan kaldıran 15 Temmuz 1974 tarihli Sampson Darbesini yok sayarak, Türkiye’yi işgalci, Kıbrıs Rum Yönetimini adanın tek meşru temsilcisi olarak tanımlaması, bir gerekçe faciasıdır. Dini özgürlüklerin kullanılmasına ilişkin Leyla Şahin-Türkiye kararını unutarak verdiği Lautsi-İtalya kararında ise, çifte standart yorumlarını haklı çıkaran bir yol izlemiştir.

Ulusal güvenlik ile basın özgürlüğü arasındaki çatışmalar sebebiyle İngiltere’nin; Çeçenlere yönelik uygulamaları sebebiyle Rusya’nın; özel hayatın gizliliği ile ifade özgürlüğü arasındaki çatışmalar sebebiyle İsviçre’nin; terör suçlarında iç yargı yollarının tüketilmesini beklemeden başvuruları kabul ederek Türkiye’nin çokça canını sıkan AİHM, her şeye rağmen Avrupa Konseyi’nin hem en etkili, hem de en çok tanınıp rağbet edilen organıdır. Bu özelliğinden hareketle denebilir ki, sahibini unutturan eserler gibi AİHM de, bağlı bulunduğu Avrupa Konseyi’nin fevkine geçerek, üye ülkelerde yaşayan 823 milyon insana, hak arama adına son umut kapısı oluvermiştir.

Azerbaycan’da toplumsal olaylar sırasında polisten dayak yiyen bir gazeteciden, İspanya’da yazdıklarından dolayı mahkûm edilen bir siyasetçiye; Almanya’da tatil fotoğrafları yayınlanan Monaco Prensesinden, Türkiye’de konuşmalarından dolayı mahkum edilen tarikat şeyhine kadar, insan olmak ve hak aramak dışında ortak paydaları bulunmayan on binlerce insanı koridorlarında buluşturmuştur.

Milli bir gözlükle bakıldığında, toplumsal meşruiyetleri ve ulusal hassasiyetleri hafife alan bu dönüşüm; Avrupa Konseyi kadrajından, 47 ülkenin tamamında demokrasinin yerleştirilmesi ve insan hakları algısının tekleştirilmesi olarak okunabilir. Ama meseleye şehrin merkezi olan mabet temelinde baktığımızda, olan Notre Dame Katedrali’ne olmuştur. Zira Strazburg deyince artık kimselerin aklına yangınlarda pişip, dört yüzyılda bu günkü kıvamına kavuşan o muhteşem Katedral gelmiyor. Sanki şehir ilahi mabedini seküler olanla değiştirmiş gibi herkesin aklına mimarisi teraziyi andıran şu nevzuhur AİHM geliyor.

Bu yüzden midir, nedir AİHM’de duruşmalar zangocu çağrıştıran bir mübaşirin ayine davet eden, teatral bir nidasıyla başlıyor. Ve üyeler de o davetin şevkine kapılarak vecd halinde giriyorlar salona…

Duruşma, kimse incitilmeden saatlerce sürüyor… Karar içinse anne karnındaki bebek kadar sabretmek gerekiyor.

28 Şubat kitap katliamı

‘‘Kitap katliamı” dendiğinde hemen hatıra gelen bir hadise vardır: Moğollar 1258’de Bağdat’ı işgal ettikleri zaman, içerisinde halifelerin asırlar boyunca topladıkları kitapların bulunduğu muazzam kütüphaneyi yakıp yıkmışlar, bir eşi olmayan el yazmalarını Dicle’ye atmışlar ve mürekkebe bulanan Dicle güya günlerce simsiyah akmıştır!
İddianın bir kısmı, meselâ Moğol ordularının kütüphaneyi tahrip ettiği belki doğrudur ama Dicle’nin günlerce kapkara akması gibisinden ifadelerin Moğollar’a karşı duyulan nefret yüzünden ortaya çıkmış bir abartı olduğu ve zamanla efsane hâlini aldığı bellidir…

Murat Bardakçı’nın yazısının devamı burada…

Şiirin Neresindesiniz?

Şiirle ilgilenipte, modern Türk şiirinin kurucusu sayılan Yahya Kemal‘in, hiç evlenmediğini, çoluk-çocuğa karışmadığını bilmeyen yoktur sanırım. Hayatı boyunca ev-bark sahibi olamayan ve hasta yatağında, bunun acısını, çok dramatik bir şekilde dillendiren şair, ömrünün 16 yılını, İstanbul’da bir otel odasında geçirmiştir. Bunda, Paris’te yaşadığı yıllarda gördüğü sanatçıların, yaşam tarzının etkisi var mıdır, bilmiyorum. Ama o dönemde, Parisli sanatçılar da böyleydi. Butik otellerde yaşayıp, cafelerde yazıyorlardı.

Örneğin, Aragon’un şairliğiyle özdeşleşen Elsa, Moskova’da aşık olduğu bir subayın elinden tutup Paris’e geldiği zaman böyle yapmıştı. Kentin büyüsü kocasından daha çok etkilemişti O’nu. İki yıl içinde eşinden boşanan Elsa,dönemin entelektüellerinin yaptığı gibi, butik otellerde yaşamaya, cafelerde yazmaya başlamıştı. Bu yaşam tarzıyla, sanat ve edebiyat çevrelerinde saygın dostlar edinmiş, Mayakovski’yi, Çehov’u Fransa’ya o tanıtmış, “Beyaz At” isimli eseriyle Goncourt Ödülü’nü alan ilk kadın yazar oluvermişti.

Mayakovski tanıştırdı, Elsa’yla Aragon’u.. Ve zaman, Elsa’nın gözlerinin güzelliği önünde diz çöktü,.. Bir daha da hiç ayrılmadılar… Aragon, altı hektarlık bir ormanın içindeki, eski bir su değirmenini satın aldı, eşi için. Değirmeni, iç mimar Elsa’nın zevki döşedi ve bir sanat evine dönüştürdü. Sonra, kimler geçmedi ki o evden.. Picasso’dan Nazım Hikmet’e kadar.. İki sevgili, o evde yaşayıp, orada öldüler. Şimdi o değirmenin bahçesinde yanyana uyuyorlar.

Şairliği gibi, yaşam tarzı da dönemin Fransız üslubuna benzeyen Yahya Kemal’in kaldığı Park Otel‘e, otel deyipte geçmemek lazım. Tıpkı ağır konuğu gibi, Park Otel’in de okurken insanı etkileyen bir trajedyası vardır. İtalyan Büyükelçilik konutu olarak inşa edilen bina, birçok maceradan sonra otele dönüştürülmüş,Atatürk‘ten, İngiltere Kralı VIII. Edward‘a; güzelliğiyle bir kralı tahtından eden Wallis Simpson‘dan, Adnan Menderes‘e kadar bir çok ünlü simayı ağırlamış bir mekan… Yaşlandıktan sonra gözden düşen, salonların şuh kadınları gibi, Park Otel de, 1960 yıllarda yeni yetme hem cinsleri karşısında ilgi odağı olmaktan çıkmıştır. 1979’da kapanan otelin binası sonraki yıllarda yıkılmış, arsası üzerine inşa edilen gökdelen, yıllarca süren imar kaynaklı bir hukuk sorununa konu olmuştur.

Şair, Celile’yle yaşadığı o fırtınalı aşkın hatırlarını hep bu otelde yad etmiştir. 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da vedalaştığı Celile’nin, göğsündeki çiçekten koparıp verdiği, iki yaprağı bir zarfın içinde ölene dek hep bu otelde saklamıştır. Celile için yazılmış olmasına rağmen, ölüm temasıyla anılan, “Sessiz Gemi” şiirini, kim bilir ne kadar çok terennüm etmiştir, O’nu hayal ederek:

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler…

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler…

Çağının iki büyük şairinden Yahya Kemal’in sevgilisi, Nazım Hikmet’in annesi olma ayrıcalığını yaşayan Celile hanımın, yıllar önce söylediği sözler, acaba ne sıklıkla kalbinde acıya, genzinde sızıya dönüşüyordu: “Ellerim ve kalbim hep sizinle kalıyor; yokluğunuzda kanadı kırılmış bir kumruya dönüşüyorum. Gelişinizle kanatları kırık kumrunuza can verdiniz efendim”

165 numaralı otel odasında yalnız kaldığında hep Celile mi geliyordu şairin aklına? Onunla yaşadıkları, ona söyledikleri.. “Ben meydanda saklıyım, sen tenhada aşikar… Gözleriniz bereketli bir kestane ormanına benziyor, elanın bu kadar yoğun ve korkusuz çeşidini hiç düşünmemiştim… Sen ve şiir muhteşem bir lezzet terkibi oluşturuyorsunuz… Kim bilir, bir uykuya seninle dalmak ne güzeldir.. Hangi mevsimde bakarsam bakayım, senin gözlerinde mevsim hep yaz…”

Şiirleri gibi, sevgilisine söylediği sözler de edebiyat tarihine geçen, hatta romanlara konu olan Yahya Kemal’in, başka konularda yazdığı şiirlerde bile Celile’yi bulmak mümkün. Mesela, Üsküp için yazdığı “Kaybolan Şehir” adlı şiir, buram buram Celile kokmaktadır:

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,

Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.
Elbetteki, usta şairin hayatında yalnızca geçmişin hatıraları yoktur. Orada düşünür, orada yazar, dostlarıyla ve şiir severlerle orada buluşur. O’nu her zaman, otelde görmeye alışık olanlardan biri, ortalarda görünmediği bir günün akşamında sorar:

– Üstad bugün ne ile meşguldünüz, görünmediniz?

– Bir şiir üzerinde çalışıyordum.

– Bitirdiniz mi?
– Hayır! Sabahleyin bir virgül koymuştum. Akşama kadar düşündüm, onu da   beğenmedim, sildim.

İlk bakışta latifeymiş gibi görünen bu cevap, aslında onun şiire bakışının hulasasıdır. Öyle ki, devrinin bütün liderleri tarafından itibar gören bir şair olmasına rağmen, hayatı boyunca hiç şiir kitabı yayınlamamıştır. Çünkü yazdığı şiirler üzerine sürekli düşünmekte, beğenmediği bir mısra senelerce aklında kalmakta, kusursuz hale geleceği günü beklemektedir.

Üstelik bu mükemmeliyetçilik yalnızca Yahya Kemal’e özgü bir durum da değildir. Cumhurbaşkanları ve başbakanlar yetiştiren şair olarak tarihe geçen Necip Fazıl da, şiir işçiliği konusunda oldukça titizdir. “Şairlik yalnızca kabiliyet meselesi değil, yapılan işin idrakinde olmaktır” der ve sanatı üzerine düşünmeyen şairi, kuyruğuna basılınca inleyen canlıya benzetir. Yayınlanmış olsalar bile, eksik bulduğu şiirler üzerinde düzeltme yapmaktan çekinmez. Hatta çoğu zaman daha ileri gider ve beğenmediklerini imha eder. Kendisiyle olan bağını koparabilmek için tanımadığı, bilmediği bir çöplüğe attığı bu şiirlerin, kitabına aldıklarından çok olduğunu söyler.

“Ben sana mecburum” şiiriyle dillere pelesenk olan Attila İlhan‘da da, yazdıkları üzerinde düşünmek, beğenmedikleri üzerinde değişiklikler yapmak vardır. “Tarz-ı Kadim” şiiri, bunun bariz örneklerinden biridir.

Sadi’den Lamartine’e uzanan zengin bir üstatlar kadrosuyla şiirin kapısını aralayan Mehmet Akif ise, yalnız kendi şiirlerindeki hataları düzeltmekle kalmaz;başka şairlerin şiirlerini de hatadan arındırarak okur. Mesela, “Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirin sonraki baskılarında üç farklı mısrada tashih yapmıştır. Yine Hamid’in, “sahrayı şebih edip mesile” mısraını, okuma kolaylığı sağlamak için, “sahraları döndürüp mesile” şeklinde düzelterek okur.

Kuşkusuz, bu ustalardan hiçbiri laaletayin yazmıyordu. Yaşadıkları çağın en ileri seviyesinde entelektüel donanıma sahiplerdi. İyi birer gözlemciydiler. Türkçenin bütün inceliklerine vâkıf olarak çıktıkları şairlik yolculuğunda, şiir yazarken, sahip oldukları bütün müktesebatı kullanıyorlardı. En iyiyi, en güzeli, mükemmeli yakalamak için adeta çırpınıyorlardı. Bir taş ustası sabrıyla ve bir kuyumcu titizliğiyle varıyorlardı bir şiire. Buna rağmen ortaya çıkan eser içlerine sinmemişse safra kesesinde taş olan hasta gibi sancı çekiyorlardı. Ta ki o bozukluğu giderinceye, o taşı düşürünceye kadar…

Bir şairin hayatından esintilerle başlayıp, usta şairlerin varoluş sürecine evrilen bu yazı, sonunda bizi şu soruya götürüyor:

Mücevherle dolu sanat mağarasına giden o tünelde, bu gün itibariyle, Ferhat gibi gürz sallayan kaç şair kaldı acaba? Yoksa bedeli ödenmemiş hayatlarda derinlik mi arıyoruz?

Mehmet TAŞTAN

Postmodernizm yada Şiirin İflası

            Şiir yazmak, şiir üzerine düşünmeyi de zorunlu kılıyor elbette. Bu nedenledir ki, başından beri şiire ayırdığım zamanın büyük bir kısmı, şiir okumak ya da şiir üzerine düşünmekle geçer. Bu alışkanlıkla, sayfaya şiir biçiminde aktarılmış, hiç bir metnin, hiçte yoksa bir kaç satırını okumadan geçmem.. Sonuna kadar okuyup okumayacağıma ise o ürünün albenisi karar verir… Otuz yılı aşkın bir süredir devam edegelen bu okumalar sırasında, çok beğendiklerim de olmuştur; şiir olarak var olmayı hak ettiğini düşündüklerim de… Ancak bir kaç istisna dışında severek okuduğum şiirlerden hiçbirinin yeni dönem şairlere ait olmadığını esefle fark ediyorum. Dergilerde böyle, kitaplarda böyle, antolojilerde böyle… Üstelik bu ürünler, şöyle kıyıda köşede kalmış amatör çalışmalar da değiller… Modern Türk şiirini temsil eden ya da ettiği iddiasında bulunan edebiyat çevrelerinin ortak beğenileriyle ön plana çıkmış ürünler… Ama bir türlü şiir tadı vermiyor insana… Tad… Bir dönemin şiiri üzerine kıymet hükmü oluşturabilmek için kullanılabilecek en kötü ayraç… Siz, bir şiirden tad almayabilirsiniz ama tad alma duyunuzla şiir kalitesini belirleyemezsiniz. O halde, tad alma duyunuzun kıstasları nelerdir? Doğru soru bu, değil mi?
            Bu şiirlerde arayıpta bulamadığım nedir? kendi mahallelerinin çocuklarını parlatma gayretiyle “yüzyılın şairleri” adıyla çıkarılmış antolojilerdeki son otuz-kırk yılın ürünleri, edebiyat dergilerinde, şiir yıllıklarında yayınlanan onca şiir, niye ruhumda en küçük bir esinti meydana getirmiyor? Nedir bunun sebebi?
            İşte bütün bunlar üzerinde kafa yorarken, geçende ülkemizin hatırı sayılır bir edebiyat dergisinin öncü şairlerinden biriyle buluştum. Sohbetin bir yerinde, onun masasında duran bir kitaptan herhangi bir sayfayı açıp okuduğum bir şiiri kendisine uzattım. O şiirde ne anlatıldığını ya da ne anlamamız gerektiğini sordum. Bunu söylerken de, muhatabımın, hiç bir bilgelik ve derinlik içermeyen o metin üzerinde yorum ya da analiz yapmasını beklemiyordum. Çünkü, boyanın tuvale gelişigüzel serpilmesi gibi, birbiriyle ilgisiz kelimelerin altalta yazıldığı metinden bir tema oluşturmak, bir ana fikir çıkarmak mümkün görünmüyordu. Muhatabım da bu durumun farkına varmış olacak ki, bir zeka oyunuyla beni savuşturmaya çalıştı. Temasıyla ilgili hiç bir değerlendirmeye girmeden, şiiri basit bulduğunu, kendisinin daha karmaşık anlatımları tercih ettiğini söyledi. Sorun tam da buydu, derin görünsün diye suları bulandırmak…
            Türk şiirinin duayenleri Mevlana, Yunus Emre sözün derinliğinin saflığında olduğunu biliyor ve öyle söylüyorlardı. Yalnız onlar mı? İkinci yenicilere gelinceye kadar şairin ne dediği belliydi. Kullandığı bir kısım kelimeleri bilmemek ise, bir sözlük meselesiydi. Bunun dışında, şiirin ne dediğini anlama, temasını çözme sorunu yoktu. Teşbihleri, telmihleri bilmeseniz bile, şiirin duygusuna nüfuz ederdiniz. Aruz ve hece adlı iki ayrı ana damardan beslenen ve kinayesinden cinasına kadar zengin bir söz sanatı kadrosuna sahip bulunan Türk şiiri, ilk ciddi kırılmayı ya da cılızlaşmayı serbest şiire geçişle yaşadı. Orhan Veli’yle özdeşleşen bu yeni akımla Türk şiiri, eski Türkçe’den, vezinlerden ve söz sanatlarından uzaklaştı. Sermaye olarak, elinde dil devrimiyle sadeleştirilmiş bir sözlükle gündelik hayatı anlatmak kaldı. Ancak vezni yıkan bu hareket, kelimelerde “yeniyi” tercih ederken, dilin yapısına müdahale etmedi. Vezinle birlikte eski sözlüğe reddiye olarak doğduğu için, şiirin melodisini bozdu ama Türkçe’nin söz dizimini (sentaks) korudu, dilin yapısıyla uğraşmadı.
            Dilin yapısına, yani şiirdeki söz dizimine ve anlam bütünlüğüne müdahaleyi ise 1950’lerde ortaya çıkan ikinci yeniciler gerçekleştirdi.Edip Cansever ve arkadaşlarının önayak olduğu bu savruk söyleyiş, “entelektüel şiir” imajıyla servis edildi ve kabul etmek gerekir ki hedeflenen kitlede de, şu ya da bu şekilde belli bir karşılık buldu. Yalnız klasik sanat unsurlarını değil, beraberinde dilin mimari ve melodisini de dışlayan bu akım, şiir adına son elli yılın ana belirleyicisi olarak merkeze oturdu. Geniş halk yığınları bakımından olmasa bile, sıradışı olmayı yerleşik kabullerden uzaklaşmak olarak görenlerin, bu şiire gösterdiği rağbet, “modern şiir zevki budur” şeklinde bir algıyı dayattı.
            Bu yeni akım, yazdığı şeyin hakkını ve hesabını verecek kadar derin bir şiir vukufiyeti bulunan ustaları sarmalına alamasa da, modern Türk şiiri adına son yarım asrın ana belirleyicisi, yeni kuşak şairlerin de umumiyetle yol göstericisi ya da en azından ana etkileyici oldu. Böylece şiirimiz yalnızca, Türkçenin mimarisini ve melodisini terk etmekle kalmadı; yüzyıllar boyunca taşıyageldiği söz sanatlarıyla birlikte, manadaki derinliğini ve söyleyişteki saflığını da kaybetti. Bu kaybediş, bir virgül için sabahtan akşama kadar düşünen şairlerin yerini, zamansız gelen misafire omlet yaparcasına şiir yazıp servis eden insanların doğmasına yol açtı.
            Anlaşılmazlığını okuyucunun yetmezliğine tahmil ettiği için kimsenin “kral çıplak” diyemediği bu şiirler, yalnız söyleyiş biçimi itibariyle değil, poetikası itibariyle de flu ya da karanlıktı. Öyle ki, bu şiire ilişkin manifestolar, kendi dilini yaratmak, anlak, izlek gibi toplum zihninde karşılığı bulunmayan sözlerle doluyordu. “Postmodern şiir fenomeni, şiir kamusunun henüz sınırlarını ve muhteviyatını yeterince tefrik edebildiği bir tanıma sahip değil” ifadesinde olduğu gibi birbiriyle ilgisiz kelimeler aynı cümlede zoraki tutuluyordu. Ama cümlenin ne dediğini anlamak hemen mümkün olmadığı için tekrar tekrar okumak gerekiyordu.
            Onlara göre mısra devri kapanmıştı, şimdi şiire bir bütün olarak bakma zamanıydı. Oysa şiir mısralardan, mısra onu şekillendiren kelimelerden oluşur. “Yasemin” kelimesindeki bütün sessizlerin yumuşak, seslilerin kalından ise inceye doğru giden bir ahenk oluşturduğuna dikkat etmeden bu sözdeki güzelliğin sırrını keşfetmek mümkün değildir. Türkçe’de binlerce kelimede var olan bu insicamı görmeden kusursuz mısraya varılması beklenemez. Hakkı İbrahimhakkıoğlu’nun, Yandı gül, gülşende bülbül, yandı cânım bir su ver. mısraındaki o ihtişamı sağlayan şey, yalnızca aruzun gücü değil, kullanılan seslerin muazzam iç uyumudur.
            Peki, ikinci yeninin etkisiyle şekillenen şiirler çok kötü de, geleneğe yaslandığını sananların durumu diğerinden daha mı iyi? Değil tabii ki… Ancak, epey zamandır kendini şiirin merkezi ve eliti gören postmodernistler, “geleneğin çevresinde dolaşanları” ciddiye almadıklarından, şiirimizin yaşadığı kuraklığı amatör gelenekçiler üzerinden irdelemek, meselenin özünden uzaklaşmak olur. Bu böyle olmakla birlikte, Türk şiirinin yaşadığı yarım asırlık savrulmayı ve değersizleşmeyi anlayabilmek için Yahya Kemal‘in bütüncül bakış açısını hatırlamakta yarar var. O diyor ki: “Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür, lîme lîme olur, bir kemik çerçevesi kalırsa Türk şiirinin de öyle,önce rûhu çekildi, sonra yavaş yavaş lisânı çürüdü, vezni bozuldu, âhengi çetrefilleşti. Nihâyet kuru bir iskelet kaldı.
            Bu tanımlama genel anlamda gerçeği yansıtmakla birlikte, o kavurucu çölün ortasından nehir gibi akan şairler de çıkmıştır elbette… Sezai Karakoç, Attila İlhan, Erdem Beyazıt bunlardan sadece bir kaçı…Annelerinden emdikleri Türkçeyi kirletmeden şiirlerine yansıtan, yaşadıkları dönemin yüzakı olmakla kalmayıp, geleceğe de umut aşılayan bu şairlerin ortak özelliği, gelenekten beslenmiş olmalarıdır. Tabii ki, gelenekten murat, geçmişi tekrar etmek değildir. Necip Fazıl, “üstün sanatkâr, sabit bir şekil ve kalıp bağlılığı içinde, her an, her mısra, her kelimede eski şekil ve kalıbını yenileyebilendir” sözüyle bu gerçeğe işaret etmektedir. Nasıl ki, Süleymaniye’yi birebir taklit ederek Mimar Sinan olmak mümkün değilse, geçmişin şiir kalıplarını, sembollerini birebir kullanarak bugünün büyük şiirini yazmakta mümkün değildir. Ama o mabet, beşyüz sene dayanacak taşların yontulması ve muazzam bir estetik anlayışıyla nasıl inşa edilmişse, geleceğe taşınacak şiirin de ancak öyle bir dil tutkusu ve estetik anlayışıyla inşa edilebileceğini görmek gerekir.
            Öyle ki, derinliğini saflığından alıp, dil ve estetik anlayışıyla şekillenen mısralar, terennüm edildiği bütün dudaklardan bengisu içmektedir. “Şarabın gazabından kork / Çünkü fena kırmızıdır” (Attila İlhan). “Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü, kör oldum” (Cemal Süreya). “İzmir’in denizi kız, kızı deniz./ Sokakları hem kız, hem deniz kokar” (Cahit Külebi). “Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı / Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” (İsmet Özel). “Taş taş değil bağrındır taş senin / Nereni,nasıl yaksın söyle bu ateş senin” (Osman Sarı). Her biri saflığın derinliğinde yükselen bu beyitler, yalnızca şairlerinin yıldızını parlatmakla kalmayıp, kalıcı şiirin de istikametini göstermektedirler.
            Bu gerçeği görmeden, şiiri köklerinden koparıp, yalnızca aynı kompartımandakilerin anlayabildiği bir jargona dönüştürmek, o kişileri bir süreliğine iyi hissettirse de, yazdıklarını toplumun gönül kubbesinde“baki kalacak hoş sedaya” dönüştürmeye yetmez.
            O şair dosta sorduğum, “son on beş yılda yazılıpta aklınızda kalan bir şiir var mı?” şeklindeki sorunun cevapsız kalması bunun açık delili…
Mehmet Taştan