Makaleler

Dildeki Yaradır Bu | Mehmet Taştan

22 yıl önceydi. Ülkenin bir bölgesinde terörün tavan yaptığı günlerdi. “Gece falan karakol basıldı: 30 asker şehit oldu. Filan köy basıldı: 33 masum vatandaşımız katledildi… Şu yol kesildi: 33 er şehit… Bu yol kesildi: 15 sivil kaçırıldı” şeklindeki haberler, gazete ve televizyonların demirbaşı olmuştu adeta… Ve bütün bu haberler, -öncekilerin hiçbirinden olumlu bir sonuç çıkmadığı için- inandırıcılığını kaybetmiş olan şu matbu cümleyle biterdi: Gece karanlığından yararlanarak kaçan teröristleri yakalamak için bölgede geniş çaplı operasyonlar başlatıldı. O operasyonlardan bir daha da ses çıkmazdı zaten. Giden, gitmiş olurdu. Hepsi o kadar…

İşte o dönemde ben de Tunceli’de görev yapıyordum. Ancak olayın geçtiği gün, yıllık izin nedeniyle Erzurum’da bulunuyordum ve ertesi gün görev yerine dönecektim. Her izin dönüşünde olduğu gibi rahmetli annem ve babamın beti benzi atmıştı yine. Bir sonraki sefere beni mi, yoksa bayrağa sarılı tabutu mu kucaklayacaklarını bilemiyorlardı. Bu korku, o iki yaşlı bedeni, gözle görülür bir şekilde çökertiyordu. Dönüş saatine doğru annem kendini tutamıyor, “seni ben doğurmadım mı, göndermiyorum işte” diye tutturuyor; gözyaşlarına boğuluyordu. Babam olayı biraz daha geriden izliyor; metanetini korumaya çalışıyordu. Ve bütün hücrelerine nüfuz eden bir imanla, kulaklarımdan hiç gitmeyen şu sözü söylüyordu: “Üzülme, bırak gitsin. Saklayan Allah saklar.”

İşte böyle bir atmosferde akşamüzeri dışarı çıkan babam kısa bir süre sonra eve döndü. Huzursuzdu… Bir şey söyleyecekti ama belli ki annemin duymasını istemiyordu. Birlikte bir odaya geçtik. “Bugün de Tunceli’de bayrak trenine saldırmışlar, yedi asker şehit olmuş” dedi. Haber fena halde canımı sıkmıştı ama önce onun kafasındaki kara bulutları dağıtmam gerekiyordu. Soğukkanlı bir şekilde, “haberde bir yanlışlık var baba, Tunceli’de tren yok ki” dedim. Hiç itiraz etmedi. Ferahlar gibi oldu. “Öyle duydum ama inşallah yalandır” demekle yetindi sadece.

“Rahat sohbet etmek” bahanesiyle o akşam televizyondan uzak dursak da telefonu kullanmadan edemedim… Evet, maalesef haber doğruydu … Canlı bomba olarak kullanılan kadın terörist, bayrak töreni kıtasının ortasına atlamış ve yedi asker şehit olmuştu. Bizim ki, o üzüntü ve panikle töreni, tren olarak anladığı için bana da öyle söylemişti. Bu da gayet normaldi.

Normaldi çünkü o tarihte yetmişini devirmiş olan babamın sözlüğünde “tören” kelimesi yoktu. Merasim vardı ama tören yoktu. Bayrak merasimini, düğün merasimini, merasim bölüğünü çok görmüştü ama bayrak törenine, düğün törenine, tören kıtasına pek rastlamamıştı.

Aynı dili mi konuşuyoruz?

Tam da babamın dediği gibi oldu. Saklayan Allah sakladı. Bu günlere kadar geldim. Şimdi düşünüyordum da büyük bir kısmı aramızdan ayrılmış olan o insanlar hayatımıza hâkim olan bu günkü dili duysalar bizi ne kadar anlarlardı acaba? Ya da bizim anadil dediğimiz Türkçeyle, annelerimizin dili ne kadar benziyor birbirine?

Onların bindikleri trenler “tehir” yapardı; bizimkiler “rötar” yapıyor ne hikmetse… Onlar minibüsten “müsait” bir yerde inmeyi isterlerdi; biz “uygun” bir yerde… Onların bakkalları, kahvehaneleri, lokantaları vardı; bizim avmlerimiz, kafelerimiz, restoranlarımız… Onlar hayat mücadelesini, zor şartlar altında ve kıt imkânlarla devam ettirmişlerdi. Biz yaşam savaşını, konforlu koşullarda ve modern olanaklarla sürdürüyoruz. Onlar için dünya bir imtihan yeriydi; bizim için bir sınav merkezi…

Onlar yeni kabul edilmiş bir alfabeyi, yazıldığı gibi okumaya çalışmışlardı. Biz ilk günden öğrendiğimiz o alfabeyi unutma gayretindeyiz. Çünkü onların hayatlarında olmayan yığınlarca yabancı marka ya da işyeri adıyla kuşatılmış durumdayız. Üstelik o yabancı adların hiçbiri okunduğu gibi yazılmıyor. Yazıldığı gibi okuyanlara da müstehzi bir tonla bakmadan edemiyoruz.

Onların hastalıkları da bizimkinden başkaydı… Onlar sara ya da verem olurlardı mesela… Biz epilepsi veya tüberküloz oluyoruz… Onlar nisaiye, bevliye mütehassıslarına muayene olurlardı; biz jinekologlara, ürologlara…

Onlar Adliyeye maznun veya şahit olarak çağrılırlardı; biz sanık veya tanık olarak… Farklı bir dilleri vardı adliyelerinin… Davadan feragat eder, sulh ya da müdahil olurlardı … Biz davadan vazgeçiyoruz, uzlaşıyoruz ya da katılan oluyoruz.

Onlar, interneti hiç tanımamışlardı ya da uzaktan izlemişlerdi; bizse büyük bir sanal dünya kurmuş durumdayız. Ve onların hiç bilmediği bir dille konuşuyoruz şimdi. Hem mekanik hem de içerik anlamında Türkçenin ağır yaralar aldığı internet diliyle yani…

Türkçenin yeni sınavı

Yakın geçmişindeki yapısından hayli uzaklaşmış olan Türkçe şimdi de ticaret ve internet dili başta olmak üzere, bir bütün halde kendi genetiğinin bozulma tehlikesiyle karşı karşıya…

Söylemek gerekir ki, bu durum Türkçenin başka dillerle olan ilk sınavı değildir. Yüzyıllar boyunca Arapça ve Farsçayla girdiği etkileşim sonucunda tanıştığı on binlerce kelimeden bir kısmını işleyerek kendi öz malı yapmış; -istisnalar dışında- terkipler başta olmak üzere bünyesine uymayan sözleri ise hafızasına almamıştır. Avamın gösterdiği bu duyarlılığı havasın yazı dilinde gösterdiğini söylemekse pek mümkün değildir. Bu durum halktan kopuk bir üst düzey dilin doğmasına yol açmıştır. 1930’larda başlayıp, Türkçeyi doğu kökenli yabancı kelimelerden kurtarmak adına sürdürülen hareketlerde zorlamalara gidildiği, yüzyıllar boyunca işlenerek halkın diline yerleşmiş binlerce kelimenin tasfiyesi suretiyle, dilin tabi’ akışına ciddi şekilde zarar verildiği aşikardır.

Oysa ki tasfiye edilmek istenen o kelimeler, asırlar boyunca dilimizde ıslanıp Türkçe ahenk kazanmış; deyimlerle, türkülerle nesilden nesle geçip, öz malımız olmuştur. Yalnızca bir meramın dile getirilmesi aracı değil, genlerimize işleyen bir inancın, bir fikrin, bir hissiyatın velhasılı hayatı algılama biçiminin dört başı mamur ifadesi olmuştur. Onun için, o kelimelere karşı çıkmak, defnettiğimiz babamızın mezar yerini unutmak değil, eve dönüp onun bıraktığı mirasın tamamını birden haraç mezat satmak olur. Öyledir, çünkü kültürün biricik hafızası dildir. Dilini kaybetmiş bir milletin hafızası, hafızasını kaybetmiş bir milletin kültürü, kültürünü kaybetmiş bir milletin şuuru olamaz.

Kuşkusuz, dil canlı bir varlıktır. Canlı olan hiçbir varlığın doğumdan ölüme kadar bütün hücrelerini değiştirmeden yaşamasının mümkün olmadığı gibi, dilin yapı taşları olan kelimeleri de belli bir dönemdeki sözlükle sınırlamak mümkün değildir. Toplumsal gelişmeler, bilimsel ilerlemeler yeni kelimelere her zaman ihtiyaç gösterir. Eskiden beri var olan bir kısım kelimelerse zaman içerisinde değerini kaybedebilir, anlamsızlaşabilir ya da anlam kaymasına uğrayabilir. Böylesi durumlarda dilin yeni kelimeler üreterek o boşlukları doldurması kaçınılmazdır. Bu manada dil kurallarına ve ahengine uygun şekilde üretilen yeni kelimeler Türkçenin zenginleşmesine katkı sağlamaktadır. Ancak nasıl ki, yontularak, işlenerek, mimari bir yapıya yerleştirilmiş taşlar kendiliğinden eriyip, dökülmeden zorla sökülerek atılmazsa, işlenerek dil binamıza yerleştirilmiş kelimeler de çürümeden, dökülmeden zorla tasfiye edilmemelidir. Tıpkı bunun gibi ihtiyaç nedeniyle üretilecek kelimelerin de bir medeniyeti ifade eden dil şehrinin genel dokusuna uygun olması gerekir.

Kötü niyetli bir kısım insanların dilimizi doğu kökenli yabancı kelimelerden kurtarma adı altında oluşturdukları bu sakil duruma, şimdi bir de batıdan aldığımız kelimeler eklenmiş bulunmaktadır. Elbette ki, medeniyetlerin etkileşim süresinde, bir dilin başka dillerden kelime alması da tabiidir… Zira kurdu kurt yapan hazmedilmiş kuzu etidir. Ancak hiçbir kurdun karnındaki kuzu seslerini duymadığımız gibi başka dillerden aldığımız kelimeler de cümlelerimizin arasında protez gibi durmamalıdır. İçselleştirdiğimiz doğu kökenli kelimelere yaptığımız gibi batıdan aldıklarımızı da, ya Türkçenin melodisine ve mimarisine uygun hale getirmeli ya da yerlerine Türkçe karşılıkları konulmalıdır.

Zira dilimizin bütün genleri birbiriyle uyumlu, yüzbinlerce hücreden oluşan sağlıklı bir vücuda kavuşması ancak bu yolla mümkündür.

Dildeki bu yaranın tedavisi oradan geçer.

Sanatın Arka Yüzü / Mehmet Taştan

Işığın geceye mihneti olmaz. Çünkü onun varlığını hissettiren güç, kendi kimliğinde gizlidir. Bir sanat eseri için de durum ışıktan farklı değildir. Onu görünür kılan, zihinlere taşıyan öncelikle kendi varlığıdır, tılsımıdır elbette… Ama işin ehli için, hiç bir eser kendiyle başlayıp kendiyle bitmez. Çünkü her eserin bir de görünmeyen yüzü vardır. Onun yakasına bir gül gibi takılan, diğerlerinden farklılaştıran, özel kılan, zenginleştiren arkaplan öyküleri yani… Ki bu öyküler, eserin anlamını da, değerini de değiştirir çoğu zaman..
Ahmet Haşim’in, dillere pelesenk olmuş, “Akşam, yine akşam, yine akşam / Göllerde bu dem bir kamış olsam!” mısraları böyledir mesela.. Kuşkusuz öykü bilinmeden de çok güzeldir bu şiir… Ama kızıl havvaları seyretmeye tutkulu şairin, göllerde o dem bir kamış olma isteğinin sırrı, o güzelliği hayal ufkunun ötesine taşır. Malum, kamışlar göl kenarında yetişir ve “ney” kamıştan yapılır. Ahmet Haşim, her akşam göl kenarına gelip ney üfleyen bir kıza deliler gibi aşıktır o sıralar. Ama ne kızın haberi vardır bundan, ne de Haşim’in bunu söyleyecek mecali… Malum şair, kendini çirkin bulmaktadır. Bir türlü yenemediği o çirkinlik duygusunu, güzelliğin zirvesi olarak gördüğü kızla yüzleştirmesi olacak şey değildir… Yani kelimenin tam anlamıyla platonik bir aşktır onunki…
“Bilimi ona ihtiyacı olan üretir” derler ya… Aşk için de bu böyledir… Hayal aleminde bile olsa, her aşık dağları delecek gürzünü kendisi yapar. Şairi, bu mısralara götüren de böyle bir hayaldir işte… Haşim, akşam saatlerinde göllerde kamış olunca, her akşam göl kenarına ney çalmaya gelen sevgiliyi yakından dinleyecek, doyasıya izleyecektir. Belki bir gün şairin dönüştüğü kamıştan ney yapılacak; o neyi çalan sevgilinin parmakları, aşktan delik deşik olmuş şairin vücuduna, dudakları ise dudaklarına dokunacaktır.
Şiirin sır perdesini aralayan bu öyküyü yıllar önce idare hukuku hocam Prof. Dr. Yıldızhan Yayla’dan dinlemiştim. Bitirince de o naif üslubuyla, “bu şiirden bu manayı çıkarmak için iri cüsseli şairi katlayıp kitabın arasında saklamak lazım” demeyi ihmal etmemişti. Böyle söylemekte haklıydı. Çünkü metinden bu manayı çıkarmak gerçekten imkânsızdı. Ama öyküyü dinledikten sonra herşey değişiyordu. Zira, yüzyıllar öncesinden Fuzulî, “Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar / Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su” dememiş miydi? “Şayet onun (Peygamber Efendimizin) elini öpme arzusuyla ölürsem dostlar / Öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su sunun” anlamına gelen bu beyitle birlikte okunduğunda, Ahmet Haşim’in kullandığı vuslat meteforu hiç de yabancı görünmüyordu.
Şaşırtmak sanatın hamurunda var… Tabiat temalıymış gibi görünen bir şiirin içinden ölümcül bir aşk çıkabildiği gibi bazen de tam tersi olabiliyor… Aşkı anlatıyormuş gibi görünen bir eserin içinden pekâla bir başka sır dökülebiliyor. Örneğin, Hacı Arif Bey (1831-1885)’in, nihavent makamında bestelediği şu güfteyi okurken aşktan başka ne gelir ki insanın aklına?
Ahter-i düşkün garib ü âşık-ı avareyim
Gün gibi deryayı aşkında gezer biçareyim
Sana kul oldum kapında gayrı kime varayım?
Padişahım sen dururken ben kime yalvarayım?
Hele de dört mısrada iki kez aşkla feryat ediliyorsa? Ama işin aslı öyle değil.. Müzik dehasıyla küçük yaşlarda saraya girmeyi başaran ve üç padişahın gözdesi olup, saraydan üç kez kız alan Hacı Arif Bey, II. Abdülhamid’in çocukluk hatırlarını anlatırken, boş bulunup, “kucağımdayken altını ıslatmış, her tarafımı berbat etmişti” deyince saray bürokrasisi tutuşur. Bestekârımız, Mızıkay-ı Humayun’da bir odaya kapatılır.İçeride elli gün kalan Hacı Arif Bey, oda hapsindeyken bestelediği bu şarkı gün yüzüne çıkınca kurtulur. Bu muhteşem şarkıyı böyle bir öyküye bağlamak bir çok sanatçının hoşuna gitmiyor olmalı ki, “Padişahım sen dururken ben kime yalvarayım?” mısraını, “Şivekârım sen dururken ben kime yalvarayım?” biçiminde okuyorlar.
Bazı eserler de, doğuş öykülerinden ziyade, sonradan kazandıkları bir başka hikayeyle unutulmaz olurlar. “Kâinatın Işığı” adlı tabloyu ressamın en ünlü eseri kılan, o eserin seyirciyle buluşmasıyla kazanılan bir öyküdür:
18. asrın ünlü ressamlarından William Holman Hunt’un “Kâinat Işığı” adlı tablosu Londra Kraliyet Akademisi’nde seyircinin beğenisine sunulur.
Tabloda, gece vakti bir evin kapısı önünde, elindeki feneri kapıya tutan bilge kılıklı bir adam resmedilmiştir.
Ziyaretçiler, ne anlam ifade ettiğini pek anlamasalar da hayranlık sözleri söyleyerek tablonun önünden geçip gitmektedirler… Ama içlerinden biri öyle yapmaz, sorar:
“Üstat, perspektif ve derinlik güzel ama doğrusu, bir türlü anlamını kavrayamadım bu tablonun. Kapı kolu çizmeyi unutmuşsunuz. Bu adam ne kadar bekleyecek burada? Bu kapı hiç açılmayacak mı?”
Hunt tebessüm ederek cevaplar adamın sorusunu:
Dostum bu kapı, gönül kapısı… Dışarıdan açılmaz, yalnızca içeriden açılır.”
Renklerden söze akseden bu bilgece cevap, yalnızca tabloyu ünlü kılmakla kalmaz, gönül esrarına da farklı bir ışık tutar.
Bazen de eserlerin içinden, uğursuz evler gibi dokunanı çıldırtan ya da yalnızca delilerin dokunabildiği öyküler çıkar karşımıza… Yarım asrı aşkın bir süredir, Bakırköy Akıl Hastanesinin bahçesinde “Düşünen Adam” bir trajedyanın sembolü gibi durur orada… Orijinalı Paris’te bulunan heykel, kayıtlarda Rodin adını taşır. Ama fısıltı halindeki bir ses, eserin gerçek sahibinin Camille olduğunu söyler. Rodin’in önce öğrencisi, sonra da sevgilisi olan bahtsız Camille… Ne Rodin, ne de “düşünen adam” yâr olmuştur ona. Hocasının, “O’na altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi” diyerek övdüğü talihsiz kadın, hayatının son otuz yılını bir tımarhanede geçirerek ölür. Ölümünden bir süre önce kardeşine yazdığı mektupta:”Bu esaretten çok sıkılıyorum… Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?” der. O eve dönemez ama onun trajik hayatını oynayan sinema sanatçıları 1988’de çekilen “Camille Claudel” adlı filmle ödül üstüne ödül kazanırlar. Bir sanatçının hayatı bir başka sanat eserini doğurur yani…
Ne gariptir ki, yalnızca eserin gerçek sahibi olduğu söylenen Camille’nin değil, Bakırköy’deki kopyasını yapan iki sanatçının kaldığı yer de tımarhanedir. Bakırköy akıl hastanesi yani… Bir dergide görüp, bir kopyasını hastanenin bahçesine dikmeye karar verdiğinde yaşayacağı zorlukları bilseydi hastanenin başhekimi Göktulga yine de böyle bir şeye cesaret eder miydi bilinmez. Ama eser bitip hastanenin bahçesinde görücüye çıkınca, “Bu adam ne düşünüyor” diye soranlara başhekimin, “hastanenin dışındakilerin durumu içeridekilerden daha kötü, bu heykel onların durumu ne olacak diye düşünüyor” şeklindeki cevabı bizi bir anda Montesquie’ya taşıyor. Zira o yüzyıllar önce tımarhaneyi, “dışarıdakiler kendilerini akıllı sansın diye içeri tıkılmış zavallılarla dolu yer” olarak tanımlıyor. Ve bu gerçeklik bir başka sırrı ele veriyor: Sanat gibi düşünce de geçmişten besleniyor.
Geçmişten beslenmenin evresnel buutları ise İstanbul semalarını süsleyen Süleymaniye’de çıkıyor karşımıza… İs odasından, yüzyıllar sonrasının mimarına yol gösteren mektubuna kadar her yönüyle hayranlık uyandıran mabed, geçmişten beslenmenin evrensel sırrını sütunlarında taşır. Büyük deha, ‘hünkârım öyle bir cami yaptım ki insanlar zarar vermezse kıyamete kadar ayakta durur‘ diyerek padişaha teslim ettiği mabedin dört ana sütununu dört ayrı yerden getirir. Biri, İskenderiye’den ve muhtemelen ünlü kütüphanenin kalıntılarından çıkarılmıştır. İkinci Balbek’in meşhur tapınaklarından birine aittir… Üçüncüsü Bizans zamanında dikilmiş kız taşıdır. Dördüncüsü ise Osmanlı eseri olan Topkapı Sarayından temin edilir. Ve evrensel dinin o muhteşem kubbesi, geçmişin büyük medeniyetlerini temsil eden sütunlar üzerinde yükselir.
“Güzel olan hiç bir şey hülasa edilemez” demiş ya Valery… Gönlümüzde iz bırakan eserlerin arka plan öyküleri için de bu böyle… Ama geçmişle geleceğin, hayalle hakikatin içiçe girdiği Süleymaniye’den söz edince insan şunu sormadan edemiyor: Bilimle sanatın bu muhteşem izdivacında, baskın unsur hangisi acaba? Bu soruya cevap ararken felsefeyi bilimin anası, şiiri sanatların atası olarak gören yaygın görüşü hatırlıyoruz. Tam bu noktada bir filozofla bir şairin manfiseto değerindeki replikleri çıkıyor karşımıza:
Alfred North Whitehead, “Bütün Batı felsefesi Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibarettir” diyerek yüceltiyor, Sokrates’in talebesini… İsmet Özel, bu söze bir şairle meydan okuyor: “İyi de bütün batı felsefesinin dipnot düşmek zorunda kaldığı Platon, şair Homeros’a dipnot düşmekten başka ne yapmıştır?”
Sizce hangisi haklı ya da sanat arka planıyla daha mı güzel?
Ne dersiniz?

Divan Edebiyatı üzerinden Osmanlıya sövmek

Rejim, kurulduğu günden itibaren her yaptığının “doğru” olduğunu tasdiklemek için, faydalanması gereken her türlü nimeti sonuna kadar kullanmıştır. Tabii, bu nimetlerin başında “medya silahı” gelmektedir. Hele ki, ilk devirde; zamanın gazeteleri, mecmuaları ve radyoları rejimin en ateşli müdâfileri olmuşlar, aksi istikamette yayın yapmaya cesaret edenler “diktatörce” susturulmuştur. Tipik misali, Kemalizm’in çığırtkanlarından Cemal Kutay şöyle veriyor:

Divan Edebiyatı üzerinden Osmanlıya sövmek | Hasret YILDIRIM

“Takrir-i Sükûn ve İstiklâl Mahkemeleri devri başladıktan sonra, İstanbul’da 14 yevmi [günlük] gazetenin adedi altıya inmiş, bunların günlük baskısı 49 bine düşmüştü. Bu baskının hiç bir devirde bu derece azalmış olduğu görülmemişti. Matbuatın “tenkid ve mürakabe [gözlemleme]” hakkının geriye alınması yüzünden, halkın eskisi kadar gazete almadığı ve gazetelere ehemmiyet vermediği dikkat nazarını çekmişti. Bu bir nevi protestoydu.” (Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi Mecmuası / 20. Cild Sayfa: 11524)

Rejimin evveliyatını inkâr etme, tarihine sövme politikası; 70’li yıllara gelindiğinde, filmler üzerinden sinema ve televizyon silahı ile ayyuka çıkmıştı. Biz bunun binlerce misalinden sadece birisine, Hababam Sınıfı Uyanıyor isimli filmdeki “Divan Edebiyatı” ile alâkalı kısıma temas edeceğiz. Bu makalemiz, Ankara merkezli İnfak Vakfı’nın çıkartmakta olduğu, Üslup Mecmuasının; 2016 Mart-Nisan tarihli, “Divan Edebiyatı Hususi Sayısı”na tevafuk eden 44. sayısında neşredilmiştir. (Üslup Mecmuası İrtibat: www.facebook.com/uslupdergisi)

“Hababam Sınıfı” serisi herkesin beğenerek, alâka göstererek ve keyif alarak izlediği bir film olarak geldi, geçmişten günümüze… Seriyi takip edenler, kendi talebelik yılları ile karşılaştırma yaparken; kimi zaman gülerek, kimi zaman hüzünlenerek izlediler, hatıralarını tazelediler… Hababam Sınıfı serisi, Türkiye’de ve dünyada mizahi filmler arasında ilk sıralarda yerini aldı. Hep iltifatlarla, tebriklerle alkışlanan “Yeşilçam Klasikleri” arasına girmeyi başardı. Evvelki yıllarda yeni versiyonları çekilse de, 70’li yıllardaki seri kadar alâka görmedi bu yeni versiyonlar… Tabii filme gösterilen bu alâka, rejim müdâfilerinin de dikkatinden kaçmadı. Rejimin, geçmişe söverek, hususiyetle Osmanlı’yı yerden yere vurma politikası, Hababam Sınıfı kullanılarak da yapıldı. Bilhassa Osmanlı’nın kültürel bir kıymeti olan kendine has lisanına [tabiri caizse] dil uzatıldı. O zengin muhtevaya, fevkalade mana derinliğine sahip lisan ve edebiyatla alay edildi. Ne yazık ki, birçoğumuz bu sahneleri kahkaha atarak izlerken, hakikatte aslımızı inkâr ettiğimizin farkına dahi varamadık. Şimdi bu filmdeki bazı sahneleri teker teker ele alarak mevzuu tasdikleyelim:

SAHNE 1

Edebiyat Hocası Zühtü Bey, sınıfta ilk dersinde konuşuyor: “Bu sene edebiyatı sizin sınıfa ben okutacağım, adım Zühtü. Ben, “yeni” lafını kat’iyyen sevmem. Hele hele edebiyatta zinhar, hiç sevmem. Edebiyat demek; divan edebiyatı demektir, divan şiiri demektir. Divan şiiri ise, nazım ve kafiye demektir. Kafiyesiz şiir olmaz. Bir takım eşhas, “serbest nazım” diye saçmalıklar yapmışlar.

İnek Şaban: Evet efendim…

Zühtü Hoca: Ama biz onları kıraat etmeyeceğiz…

İnek Şaban: (Alaycı bir tavırla) Etmeyeceğiz…

Zühtü Hoca: Tahrirlerimde de sormayacağım. Unutmayın!. En güzel, en büyük, en doğru şiir; bir hakikat-i mürşidenin tashiki altında hiçbir şey söylememektir… Yani divan şiiridir…

Bu cümlelerle hocanın eski kafalı, yenilik karşıtı biri olduğu îma ediliyor. Eskiye takılıp kalan, mürteci bir hoca imajı oluşturulmaya çalışılıyor. Osmanlıca kelimelerin ağırlıkta olduğu cümlelere, filmin başrol kahramanı İnek Şaban “Nece konuşuyor bu herif?” diyerek mürteci hocayı aşağılıyor. Ardından, diğer talebeler birbirlerine şunları söylüyorlar.

Talebe 1: Ne diyor bu Zühtü Hoca ya?

Talebe 2: Valla, hiçbir şey anlamadım…

Talebe 3: ÇİNCE GİBİ BİŞEY…

Senin o Çince diye alaya aldığın lisan, alaya aldığın Çin Milletinin şu anda kullandığı lisan. Dünyada (nüfusunun çokluğu sebebiyle de olsa) en fazla konuşulan lisan. Hele ki Çin Yazısı, 3500 yıllık bir geçmişle bugünlere gelmiş bir yazı. Peki, sen ne yaptın? 600 küsur sene dünyayı titreten bir Devletin lisanını ve yazısını, bir gecede çöpe attın!. Çağdaş ve medeni ülkeler seviyesine çıktın aklınca? Halbuki 80 sene evvel yazılmış bir şeyi kimse anlayamıyor; ne lisanını, ne yazısını!. Yazıklar olsun…

Talebe 4: Hocam…

Zühtü Hoca: (Sert bir şekilde, saygısız biri edasıyla) Ne var?

Talebe 4: Sizden önceki edebiyat öğretmenimiz Semra Hanım, çağdaş edebiyatı da öğretirdi bize.

Zühtü Hoca: Olmaz, yeni yok… Hepsini unutacaksınız!. Hımm, nerde kalmıştık? Divan şiiri; yani kalıp, yani kafiye… Şu akıcılığa bakın, iyi dinleyin: “Tiz-i reftar olanın payine nağmen dolaşır.” (Ses tonunu yükselterek, sertçe) Sen, sen sen sen. Kalk, tekrarla bakayım…

Tulum Hayri: “Teyzesi defterdar olan faytonla damda dolaşır.”

Zühtü Hoca: Sus, terbiyesiz adam!. Hiç mi teeddüp etmiyorsun? Otur yerine!. Bakın, bu da bir başka latif dizi: “Süzme ruyini payidarın, müjgan müjgan üstüne.” Evet, kim tekrar edecek?

Güdük Necmi: Ben hocam…

Zühtü Hoca: Oku bakalım…

Güdük Necmi: “Kış geliyor ört hocam, yorgan yorgan üstüne.” [Ne alâka!. Gâye, aslını inkâr etmek, geçmişle bağı koparmak. Kullanılan kelimelerin ehemmiyeti yok. Yeter ki geçmişimize sövelim…]

Zühtü Hoca: Otur!. Haddini bilmez, münafık, rezil!.

Edebiyat hocasına böyle ağır hakaretler ettirilirken kullanılan “münafık” kelimesi ile, izleyicilerde din karşıtlığının da oluşturulmasına çalışılıyor sinsi bir şekilde.

İnek Şaban: Hoca doğru söylüyo, sen rezilsin…

Zühtü Hoca: Sen, konuşan… Kalk!

İnek Şaban: Bana mı diyo?

Zühtü Hoca: Tekrarla bakalım söyleyeceğimi…

İnek Şaban: Tekrarlayayım hocam.

Zühtü Hoca: “Vech-i hurşidinize münevver demişler.”

İnek Şaban: Aman, kaçalım hocam!.

Zühtü Hoca: Niye?

İnek Şaban: Ee, Bekçi Hurşit’in eline lüverver vermişler, yakalarsa sizi de vurur bizi de vurur.

Bu sahnede talebelerin divan edebiyatı şiirleri ile dalga geçtiklerini, gayet net bir şekilde görüyoruz. Para ile satın alınan yönetmen ve senarist, alaya alma işini de büyük bir ustalıkla becermiş!. Ayrıca inek Şaban tarafından kullanılan “lüverver” kelimesi, aslında “revolver” denilen küçük bir tabancadır. Bunu bilmeyenlerin de, bu yazı vesilesi ile öğrenmesine vesile olalım inşaallah.

SAHNE 2

Edebiyat hocası Zühtü Bey, öğretmenler odasında kimya hocasıyla konuşuyor. Kimya hocası “deney” kelimesini kullanınca, Zühtü Hoca: “Deney, değil evladım… Tecrübe, tecrübe!.” diyor.

Kimya Hocası: Anlamadım?

Zühtü Hoca: Nasıl anlamazsın? İlm-i Kimya, tecrübelerle müsbet bir satha nüfuz eder.

Sonra Mahmut Hoca’ya dönerek: “Mahmut Bey, ben bu yeni neslin söylediklerini bir türlü anlayamıyorum” diyor.

Mahmut Hoca: Niye efendim?

Zühtü Hoca: Baksanıza, müspet ilim yapan bu zat-ı muhteremin konuşmasından hiçbir şey anlamıyorum.

Mahmut Hoca: Valla Zühtü Bey, bazen ben de sizin söylediklerinizden bir şey anlamıyorum.

Burada Osmanlıca’nın anlaşılmaz-muğlak bir lisan olduğu beyinlere zerk edilmek isteniyor. Ayrıca Mahmut Hoca’nın, Zühtü Hoca’ya karşı ilk olumsuz tepkisi de bu sahne ile başlıyor.

SAHNE 3

Hababam Sınıfı talebeleri, öğretmen masasının önüne büyük bir kâğıt yapıştırıyorlar ve tahtaya kalkan her talebenin bu kâğıda bakmasını söylüyorlar. Sonra da: “Eee Zühtü Hoca, Hababam Sınıfı sana iyi bir ders versin de ömrün boyunca unutma!” diyorlar. Zühtü Hoca sınıfa giriyor ve sınıf başkanına “Mümessil!. Yoklama tamam, değil mi?” diyor…

Tulum Hayri: Tamam “Sayın” Hocam…

Zühtü Hoca: Sayın Hocam değil, otur!. “Muhterem” Hocam, Muhterem…

Burada da bir bağırtı-çağırtı gidiyor… Eee Zühtü Hoca gibiler yobaz, mürteci, kaba adamlar… Bir “sayın” kelimesine dahi tahammül etmeden saldırırlar… Yersen…

Ardından “Evet, geçen ders verdiğim vazifeyi ezberlediniz mi?” diye soruyor. Talebeler de, “Ezberledik Hocam, sular seller gibi…” cevabını veriyorlar. Zühtü Hoca, Güdük Necmi’yi kaldırıyor; o da hocanın karşısına geçip masadaki kâğıda bakarak “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”ni okumaya başlıyor. Zühtü Hoca, bunu değil, “Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend”ini verdiğini söylüyor. Talebeler, “Hayır, Gençliğe Hitabeyi verdiniz” diyorlar. Zühtü Hoca: “Olmaz, olamaazz!. Ben ne verdiğimi bilmez miyim?” Tabii, bütün sınıf mevzuu üsteleyince, ister istemez kabul etmek zorunda kalıyor ve şöyle diyor: “Eminim sizin gibi taş kafalılar, o dediğinizi bile ezberleyemez”

Bir talebe daha hocanın karşısına geçip, ezberi okumaya çalışıyor. Okurken de başını ikide bir eğerek masanın ön tarafına bakmış gibi yapıyor. Bunun üzerine Zühtü Hoca kızarak: “Yeter, yeter artık, kes! Geç yerine!. Sizi gidi sahtekârlar sizi!. Fark edemeyeceğimi sandınız değil mi? Sen, koş Mahmut Hoca’yı çağır buraya!. Rezil herifler sizi!. Çok sevdiğinizi, saydığınızı söylediğiniz Atatürk’ün hitabesini bile kopya çekmeden okuyamıyorsunuz. Atatürk’ün memleketi emanet ettiği şu gençliğe bakın!. Gençlik değil, âdeta it sürüsü!. İt sürüsü!.”

Sahnenin bütününde Zühtü Hocaya ağır hakaretler ettirilerek, izleyiciye geçmişine sahip çıkan insanların aslında kaba, anlayışsız ve saldırgan oldukları imajı tekrar tekrar veriliyor. Tam bir soğutma ve karalama taktiği… Tabii çaktırmadan mevzu M.Kemal’e getirilerek, yaptığı icraatlerin aslında ne kadar doğru olduğu aktarılmaya çalışılıyor. M.Kemal, Zühtü Hoca gibi; kaba-saba, mürteci, gericileri astı haaa!. Anlayın daaa!.

Mahmut Hoca geliyor ve “Hayrola Zühtü bey?” diyor…

Zühtü Hoca: Mahmut Hoca!. Görün, bakın!. Atatürk bu vatanı kimlere emanet etmiş!.

Mahmut Hoca: Ne oldu efendim?

Zühtü Hoca: Daha ne olsun? Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini bu kartona satır satır yazıp kürsüme çakmışlar, bakıp bakıp okuyorlar… Şimdi sizin yanınızda ezbere okusunlar da görelim bakalım…

Mahmut Hoca: Evet, okuyun… Talebelerin hepsi ayağa kalkarak okumaya başlıyorlar. Zühtü Hoca, şaşırarak: “Nasıl olur? Biraz evvel buna bakıp okuyorlardı.”

Mahmut Hoca: “Bakın, kartonda ne yazıyor Zühtü Bey!. ‘Hocam, Hababam Sınıfı da olsak, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni ezbere biliriz’ ”

Geldik her zamanki komediye!. Türkiye’nin “bir açık hava tımarhanesi” olduğuna delil aslında sahnenin bu kısmı… Hababam Sınıfı Zühtü Hoca ile olan münasebetlerinin başından beri, Hoca’nın kullandığı ceddimize ait kelimeleri anlamadıklarını iddia ederken; bir sihirli değnek dokunmuş gibi, Gençliğe Hitabe’de kullanılan bir sürü Osmanlıca kelimeyi nasıl ezberliyor ve nasıl bülbül gibi şakıyor? Ezberledikleri metnin içerisinde de bir sürü Arapça-Farsça kelime bulunmasına rağmen, o metne karşı “anlaşılamıyor” sözünü neden kullanmıyor ve alaya almıyor? Çünkü o “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi” (haşa) “Ayet” hükmünde… Buradan ötesi “Açın Kapıları Osman Geliyor” olur… Hâlbuki “hitabe” kelimesi dahi Arapça’dır. Güler misin, ağlar mısın?

SAHNE 4

Artık tüm mesajlar verilmiş, sıra son noktayı koyarak Zühtü Hocayı yerin dibine batırmaya gelmiştir. Hababam Sınıfı talebeleri bahçede kenetlenmiş; bekçinin çaldığı türküyü, öğretmenler odasına bakarak okumaktadırlar. “Samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü, sana kandım Zühtü. Şimdi geldi sevişmenin zamanı da Zühtü, sana kandım Zühtü, hele hele yandım Zühtü, ben sana kandım Zühtü.”

Zühtü Hoca, Mahmud Hoca’ya dönerek “Sanırım, bu Hababam Sınıfı benimle alay ediyor.”

Mahmud Hoca: Niye efendim?

Zühtü Hoca: Duymuyor musunuz söyledikleri türküyü?

Mahmud hoca: Duyuyorum!.

Zühtü Hoca: E peki, bu alay değil mi?

Mahmud Hoca: Sanmam!. Bu son günlerin çok moda bir türküsü, herkesin dilinde bu türkü, (üstüne bastırarak) Zühtü bey!.

Hababam serisinin ve Zühtü Hoca sahnelerinin hususiyetle dikkat çeken başka bir mevzuu da; “Mahmut Hoca, filmin her serisinde bütün hocaları, Hababam Sınıfı’na karşı destekleyip müdafaa ederken, Zühtü Hoca’ya ise tam tersini uygulayarak ters cevaplar vermesidir. Ayrıca seçilen türkünün hikâyesini de araştırırsanız, Zühtü Hoca’nın “benimle dalga geçiyorlar sanırım” hitabındaki inceliği kavramış olacaksınız. Daha ne diyelim? Arif olan anlar, vesselam…

Hasret Yıldırım | http://www.yenisoz.com.tr/

Mabet Değiştiren Şehir: Strazburg | Mehmet Taştan

Şehir bir mabetle başlar ve onun etrafında şekillenir. Mabetlerin etrafında çoğalıp, ortak hayatı sürdürebilmek için bir kısım hürriyetlerinden vazgeçerek hemşehri temelinde eşitlenen bireyler de, mabetlerde ulaşır kendi derinliğine… Yekdiğerine söylenmeyen hayata ve ölüm sonrasına dair bütün pişmanlık ve arzular orada dile gelip, kanatlanır semaya… O yüzdendir ki, kadim zamanlardan beri şehirler, kendilerini var eden mabetlerle anlam kazanır; onlar ile anılır. İlk sakinleri Hacer ile İsmail olan Mekke, ölü ya da diri bütün Müslümanların yüzünü döndüğü Kabe‘de; Kudüs, Süleyman Tapınağı olarak da anılan Mescid-î Aksa’da; İstanbul, bin beş yüzyıllık bir mabet olan Ayasofya’da bulur bütün ihtişamını.
Bir mimarın elinden çıkmışcasına kendi içinde uyumlu ve aynı estetik kodlarla bezenmiş olan Strazburg da öyle… Tüm şehir, Notre Dame Katedrali etrafında şekillenmiş… “Hanımefendimiz” anlamına gelen “Notre Dame” sözüyle kast edilen kişi ise, kuşkusuz Hz. Meryem… Dört yüzyılda tamamlanabilen mabedin iki kulesinden biri eksik bırakılmış yada yapılamamış. Ancak yakından fark edilebilen bu eksiklik, uzaktan bakıldığında, tek Tanrılı din anlayışının bilinçli bir tercihiymiş gibi bir his veriyor. Şehrin neresinden bakarsanız bakın, “gökyüzüne buradan çıkılır” dercesine kadetralin kulesi görünüyor. Öbür yapılarsa akort edilmiş bir sazın, “lâ” sesine uyumlu diğer telleri gibi… Arada bir karşımıza çıkan ve cesamet itibariyle o bütünle uyumlu olsa bile, malzeme ve desen itibariyle birer protez gibi duran zamane yapılarını saymazsak, şehir baştan sona taş binalarla örülü… İlk bakışta insanı mest eden o mükemmeliyet, biraz daha derine inince garip bir burukluk oluşturuyor insanda. Binlerce kölenin alın teriyle yükselen bu taş binaların yapımı sırasında, yanlış kesilen taşların bedelini kaç köle hayatıyla ödemiştir acaba? Tevekkeli değil, ben bu soruyu sorarken, modern matbaayı bulan Gutenberg Heykeli çıkıyor birden karşımıza… Heykelin kaidesindeki kabartmalarda soylular ve zenginler sevinç halindeyken, elleri zincirli köleler, bağlarından kurtulmak için çırpınıyorlar… Matbaanın doğuşuyla, kitap okumanın yaygınlaşması, özgür düşüncenin ve bilimsel çalışmaların başlaması arasındaki paralellik anlatılmak isteniyor o temsillerle.

Zamanın ruhuyla kucaklaşmadan, görüneni fotoğraflamak isterseniz, Petit Frans veya Kleber Meydanı ilginizi çekebilir; Opera Binası’nda espressonuzu yudumlarken kendinizi çok iyi hissedebilirsiniz. Ama birbirini keserek geçen iki akarsuyun oluşturduğu dörtlü kavşağın üç köşesine kurulmuş, üç binada, Strazburg’u Noel’in başkenti olmanın ötesine taşıyan başka bir gerçeklik çağırır sizi… Gizemden uzak, çıplak bir dille…

Avrupa Parlamentosu

Birinci köşede, Avrupa (Birliği) Parlamentosu… Merkezi Brüksel’de bulunan Avrupa Birliği’nin yasama organına ait olan bu bina, paradan başka ilke tanımayan birliğin oportünist anlayışına uygun bir tasarımla yusyuvarlak… Hukuki hiç bir değeri olmaza bile, ülkemize yönelik hasmane tutumdan dolayı canımızı sıkan, “Türkiye ile müzakerelerin dondurulması kararı” işte bu binada alınmış. 28 üyesi bulunan Avrupa Birliği’nin, 751 milletvekilinden oluşan Parlamentosunda temsilcimiz yok. Çünkü bu birliğe üye değiliz. Yıllardan beridir aday ülkeyiz.

Suyun karşı kıyısında, Avrupa Konseyi binası var. Binanın önündeki gönderlerde asılı duran 47 üye ülke bayrağından biri bizim şanlı bayrağımız. Nerede olursa olsun insanın içini titreten o nazlı hilal… Konseyin varlık sebebi, sırf Yahudi, Polonyalı, çingene, özürlü veya eşcinsel olduğu için öldürülen on milyon insan… Yani Nazi soykırımı ya da batılıların ifadesiyle holokost… Avrupa Konseyi böyle bir tragedyanın bir daha yaşanmaması için, insan haklarını korumak amacıyla kurulmuş bir örgüt… Konseyin kurucu belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi… Konseyin üç ana organı var. Bunlar, 47 üyeden oluşan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 318 üyeden oluşan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ve 47 yargıcı bulunan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi…

Konseyin 12 kurucu üyesinden biri olan Türkiye, şimdi de örgütün en etkili altı üyesinden biri… Bakanlar Komitesinde Dışişleri Bakanı tarafından temsil edilen ülkemiz, Parlamenterler Meclisinde nüfus esasına göre üye ülkelere tanınmış en yüksek sayı olan 18 milletvekiliyle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde ise tüm üye ülkelerde olduğu gibi bir hakimle temsil edilmektedir.

Suyun iki kıyısından birbirine bakan Avrupa Parlamentosu ile Avrupa Konseyi arasındaki tüp geçit köprüyü saymazsak, bu iki yapı arasında organik anlamda hiç bir bağ yok. Doğrudur, Birlik (AB) de, Konsey (AK) de Avrupa temelli örgütlerdir, Avrupa ülkelerinin tamamına yakını her iki örgüte de üyedir. Her iki örgütün de yasama, yürütme ve yargı organları vardır. Organlar arasındaki isim benzerliği, örgütlerin de birbiriyle karıştırılmasına, hangi organın hangi örgüte bağlı olduğu konusunda tereddütlerin doğmasına yol açmaktadır. Her iki örgütte de, ülkemize yönelik olarak çifte standart örnekleri bulmak mümkündür.

Ancak, Avrupa Birliği ekonomik temelli ve üyelerini zenginleştirmeyi esas alan bir örgüttür. Avrupa Konseyi ise, insan haklarını koruyup geliştirmeyi esas alan, bu hedefi gerçekleştirmek için demokrasiyi olmazsa olmaz sayan bir teşkilattır. Birliğin 28 üyesi, Konseyin 47 üyesi vardır. Birliğin tüm üyeleri birer Avrupa ülkesidir; Konseyin, Gürcistan, Azerbaycan gibi Avrupalı olmayan üyeleri vardır. Birliğin organları Brüksel, Strazburg ve Lüksemburg’a dağılmıştır. Konseyin bütün organları Strazburg’dadır. Birliğin milletvekilleri doğrudan Avrupa Parlamentosu için seçilirler. Yani bu kişiler kendi ulusal meclislerinde milletvekili değildirler. Konseyin Parlamento üyeleri ise, her üye ülkenin meclisindeki milletvekilleri tarafından, o ülkenin nüfusuna göre belirlenmiş 2 ilâ 18 arasında değişen sayılarla temsil edilmektedir. Milletvekillerinden en az birinin kadın olması zorunludur. Birliğin bakanlar konseyinde üye devleti, görüşülecek konunun özelliğine göre ilgili bakan temsil eder. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinde ise, üye ülkeleri dışişleri bakanları temsil eder. Birliğin mahkemesi, AB Adalet Divanıdır. Merkezi Lüksemburg’dur. Birlik hukukuna göre yargılama yapar. Konsey mahkemesinin adı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’dir. Davalıları yalnızca üye devletlerdir.

Avrupa Konseyi’nin en etkili organı olan bu mahkeme (AİHM) su kavuşumunun üçüncü köşesinde boy gösterir. 1959’da kurulan ve ülkemizin 1989’dan beri zorunlu yargı yetkisini kabul ettiği yerdir burası… Verdiği kararlarla yalnızca olayın taraflarını değil, üye ülkelerin iç hukukunu da etkileyip yönlendiren yargı organıdır. Bir kararında, “Avrupa kamu düzeninin anayasal aracı” olarak tanımladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’ne göre yargılama yapar ama zaman zaman diğer uluslararası belgelere ya da mahkeme içtihatlarına atıfta bulunduğu da vakidir. Örneğin, sözleşmede bulunmadığı halde kararlarında sıkça kullandığı, “takdir yetkisi” kavramını Fransız Danıştay’ından, “yakın ve mevcut tehlike” kriterini ABD Yüksek Mahkemesi’nden almıştır.

AİHS’ni dinamik ve güncel kılan mahkeme, üye devletler bakımından yasa hukukundan, içtihat hukukuna geçişin de habercisi gibidir. Hatta Yargıtay bir kararında kanun değerindeki iç hukuk normunu yok sayarak AİHM içtihadını uygulamak suretiyle bu durumu tebşir etmiştir. Anayasal düzenlemelerimiz başta olmak üzere, çeyrek asırdır yapılan yasal değişikliklerde bu mahkemenin açık tesirlerini görmek mümkündür. Anayasa Mahkemesi, iptal davalarında destek ölçü norm olarak kullandığı AİHM kararlarını, bireysel başvurularda ise doğrudan ölçü norm olarak kullanmaktadır… Sözleşme kapsamındaki konularda yüksek mahkemelerden başlayarak iç hukukumuzun dilini de değiştiren AİHM’in, Loizidio-Türkiye kararında, Londra-Zürih Antlaşmalarını ve Kıbrıs’taki Demokratik Anayasal düzeni ortadan kaldıran 15 Temmuz 1974 tarihli Sampson Darbesini yok sayarak, Türkiye’yi işgalci, Kıbrıs Rum Yönetimini adanın tek meşru temsilcisi olarak tanımlaması, bir gerekçe faciasıdır. Dini özgürlüklerin kullanılmasına ilişkin Leyla Şahin-Türkiye kararını unutarak verdiği Lautsi-İtalya kararında ise, çifte standart yorumlarını haklı çıkaran bir yol izlemiştir.

Ulusal güvenlik ile basın özgürlüğü arasındaki çatışmalar sebebiyle İngiltere’nin; Çeçenlere yönelik uygulamaları sebebiyle Rusya’nın; özel hayatın gizliliği ile ifade özgürlüğü arasındaki çatışmalar sebebiyle İsviçre’nin; terör suçlarında iç yargı yollarının tüketilmesini beklemeden başvuruları kabul ederek Türkiye’nin çokça canını sıkan AİHM, her şeye rağmen Avrupa Konseyi’nin hem en etkili, hem de en çok tanınıp rağbet edilen organıdır. Bu özelliğinden hareketle denebilir ki, sahibini unutturan eserler gibi AİHM de, bağlı bulunduğu Avrupa Konseyi’nin fevkine geçerek, üye ülkelerde yaşayan 823 milyon insana, hak arama adına son umut kapısı oluvermiştir.

Azerbaycan’da toplumsal olaylar sırasında polisten dayak yiyen bir gazeteciden, İspanya’da yazdıklarından dolayı mahkûm edilen bir siyasetçiye; Almanya’da tatil fotoğrafları yayınlanan Monaco Prensesinden, Türkiye’de konuşmalarından dolayı mahkum edilen tarikat şeyhine kadar, insan olmak ve hak aramak dışında ortak paydaları bulunmayan on binlerce insanı koridorlarında buluşturmuştur.

Milli bir gözlükle bakıldığında, toplumsal meşruiyetleri ve ulusal hassasiyetleri hafife alan bu dönüşüm; Avrupa Konseyi kadrajından, 47 ülkenin tamamında demokrasinin yerleştirilmesi ve insan hakları algısının tekleştirilmesi olarak okunabilir. Ama meseleye şehrin merkezi olan mabet temelinde baktığımızda, olan Notre Dame Katedrali’ne olmuştur. Zira Strazburg deyince artık kimselerin aklına yangınlarda pişip, dört yüzyılda bu günkü kıvamına kavuşan o muhteşem Katedral gelmiyor. Sanki şehir ilahi mabedini seküler olanla değiştirmiş gibi herkesin aklına mimarisi teraziyi andıran şu nevzuhur AİHM geliyor.

Bu yüzden midir, nedir AİHM’de duruşmalar zangocu çağrıştıran bir mübaşirin ayine davet eden, teatral bir nidasıyla başlıyor. Ve üyeler de o davetin şevkine kapılarak vecd halinde giriyorlar salona…

Duruşma, kimse incitilmeden saatlerce sürüyor… Karar içinse anne karnındaki bebek kadar sabretmek gerekiyor.

28 Şubat kitap katliamı

‘‘Kitap katliamı” dendiğinde hemen hatıra gelen bir hadise vardır: Moğollar 1258’de Bağdat’ı işgal ettikleri zaman, içerisinde halifelerin asırlar boyunca topladıkları kitapların bulunduğu muazzam kütüphaneyi yakıp yıkmışlar, bir eşi olmayan el yazmalarını Dicle’ye atmışlar ve mürekkebe bulanan Dicle güya günlerce simsiyah akmıştır!
İddianın bir kısmı, meselâ Moğol ordularının kütüphaneyi tahrip ettiği belki doğrudur ama Dicle’nin günlerce kapkara akması gibisinden ifadelerin Moğollar’a karşı duyulan nefret yüzünden ortaya çıkmış bir abartı olduğu ve zamanla efsane hâlini aldığı bellidir…

Murat Bardakçı’nın yazısının devamı burada…

Şiirin Neresindesiniz?

Şiirle ilgilenipte, modern Türk şiirinin kurucusu sayılan Yahya Kemal‘in, hiç evlenmediğini, çoluk-çocuğa karışmadığını bilmeyen yoktur sanırım. Hayatı boyunca ev-bark sahibi olamayan ve hasta yatağında, bunun acısını, çok dramatik bir şekilde dillendiren şair, ömrünün 16 yılını, İstanbul’da bir otel odasında geçirmiştir. Bunda, Paris’te yaşadığı yıllarda gördüğü sanatçıların, yaşam tarzının etkisi var mıdır, bilmiyorum. Ama o dönemde, Parisli sanatçılar da böyleydi. Butik otellerde yaşayıp, cafelerde yazıyorlardı.

Örneğin, Aragon’un şairliğiyle özdeşleşen Elsa, Moskova’da aşık olduğu bir subayın elinden tutup Paris’e geldiği zaman böyle yapmıştı. Kentin büyüsü kocasından daha çok etkilemişti O’nu. İki yıl içinde eşinden boşanan Elsa,dönemin entelektüellerinin yaptığı gibi, butik otellerde yaşamaya, cafelerde yazmaya başlamıştı. Bu yaşam tarzıyla, sanat ve edebiyat çevrelerinde saygın dostlar edinmiş, Mayakovski’yi, Çehov’u Fransa’ya o tanıtmış, “Beyaz At” isimli eseriyle Goncourt Ödülü’nü alan ilk kadın yazar oluvermişti.

Mayakovski tanıştırdı, Elsa’yla Aragon’u.. Ve zaman, Elsa’nın gözlerinin güzelliği önünde diz çöktü,.. Bir daha da hiç ayrılmadılar… Aragon, altı hektarlık bir ormanın içindeki, eski bir su değirmenini satın aldı, eşi için. Değirmeni, iç mimar Elsa’nın zevki döşedi ve bir sanat evine dönüştürdü. Sonra, kimler geçmedi ki o evden.. Picasso’dan Nazım Hikmet’e kadar.. İki sevgili, o evde yaşayıp, orada öldüler. Şimdi o değirmenin bahçesinde yanyana uyuyorlar.

Şairliği gibi, yaşam tarzı da dönemin Fransız üslubuna benzeyen Yahya Kemal’in kaldığı Park Otel‘e, otel deyipte geçmemek lazım. Tıpkı ağır konuğu gibi, Park Otel’in de okurken insanı etkileyen bir trajedyası vardır. İtalyan Büyükelçilik konutu olarak inşa edilen bina, birçok maceradan sonra otele dönüştürülmüş,Atatürk‘ten, İngiltere Kralı VIII. Edward‘a; güzelliğiyle bir kralı tahtından eden Wallis Simpson‘dan, Adnan Menderes‘e kadar bir çok ünlü simayı ağırlamış bir mekan… Yaşlandıktan sonra gözden düşen, salonların şuh kadınları gibi, Park Otel de, 1960 yıllarda yeni yetme hem cinsleri karşısında ilgi odağı olmaktan çıkmıştır. 1979’da kapanan otelin binası sonraki yıllarda yıkılmış, arsası üzerine inşa edilen gökdelen, yıllarca süren imar kaynaklı bir hukuk sorununa konu olmuştur.

Şair, Celile’yle yaşadığı o fırtınalı aşkın hatırlarını hep bu otelde yad etmiştir. 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da vedalaştığı Celile’nin, göğsündeki çiçekten koparıp verdiği, iki yaprağı bir zarfın içinde ölene dek hep bu otelde saklamıştır. Celile için yazılmış olmasına rağmen, ölüm temasıyla anılan, “Sessiz Gemi” şiirini, kim bilir ne kadar çok terennüm etmiştir, O’nu hayal ederek:

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler…

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler…

Çağının iki büyük şairinden Yahya Kemal’in sevgilisi, Nazım Hikmet’in annesi olma ayrıcalığını yaşayan Celile hanımın, yıllar önce söylediği sözler, acaba ne sıklıkla kalbinde acıya, genzinde sızıya dönüşüyordu: “Ellerim ve kalbim hep sizinle kalıyor; yokluğunuzda kanadı kırılmış bir kumruya dönüşüyorum. Gelişinizle kanatları kırık kumrunuza can verdiniz efendim”

165 numaralı otel odasında yalnız kaldığında hep Celile mi geliyordu şairin aklına? Onunla yaşadıkları, ona söyledikleri.. “Ben meydanda saklıyım, sen tenhada aşikar… Gözleriniz bereketli bir kestane ormanına benziyor, elanın bu kadar yoğun ve korkusuz çeşidini hiç düşünmemiştim… Sen ve şiir muhteşem bir lezzet terkibi oluşturuyorsunuz… Kim bilir, bir uykuya seninle dalmak ne güzeldir.. Hangi mevsimde bakarsam bakayım, senin gözlerinde mevsim hep yaz…”

Şiirleri gibi, sevgilisine söylediği sözler de edebiyat tarihine geçen, hatta romanlara konu olan Yahya Kemal’in, başka konularda yazdığı şiirlerde bile Celile’yi bulmak mümkün. Mesela, Üsküp için yazdığı “Kaybolan Şehir” adlı şiir, buram buram Celile kokmaktadır:

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,

Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.
Elbetteki, usta şairin hayatında yalnızca geçmişin hatıraları yoktur. Orada düşünür, orada yazar, dostlarıyla ve şiir severlerle orada buluşur. O’nu her zaman, otelde görmeye alışık olanlardan biri, ortalarda görünmediği bir günün akşamında sorar:

– Üstad bugün ne ile meşguldünüz, görünmediniz?

– Bir şiir üzerinde çalışıyordum.

– Bitirdiniz mi?
– Hayır! Sabahleyin bir virgül koymuştum. Akşama kadar düşündüm, onu da   beğenmedim, sildim.

İlk bakışta latifeymiş gibi görünen bu cevap, aslında onun şiire bakışının hulasasıdır. Öyle ki, devrinin bütün liderleri tarafından itibar gören bir şair olmasına rağmen, hayatı boyunca hiç şiir kitabı yayınlamamıştır. Çünkü yazdığı şiirler üzerine sürekli düşünmekte, beğenmediği bir mısra senelerce aklında kalmakta, kusursuz hale geleceği günü beklemektedir.

Üstelik bu mükemmeliyetçilik yalnızca Yahya Kemal’e özgü bir durum da değildir. Cumhurbaşkanları ve başbakanlar yetiştiren şair olarak tarihe geçen Necip Fazıl da, şiir işçiliği konusunda oldukça titizdir. “Şairlik yalnızca kabiliyet meselesi değil, yapılan işin idrakinde olmaktır” der ve sanatı üzerine düşünmeyen şairi, kuyruğuna basılınca inleyen canlıya benzetir. Yayınlanmış olsalar bile, eksik bulduğu şiirler üzerinde düzeltme yapmaktan çekinmez. Hatta çoğu zaman daha ileri gider ve beğenmediklerini imha eder. Kendisiyle olan bağını koparabilmek için tanımadığı, bilmediği bir çöplüğe attığı bu şiirlerin, kitabına aldıklarından çok olduğunu söyler.

“Ben sana mecburum” şiiriyle dillere pelesenk olan Attila İlhan‘da da, yazdıkları üzerinde düşünmek, beğenmedikleri üzerinde değişiklikler yapmak vardır. “Tarz-ı Kadim” şiiri, bunun bariz örneklerinden biridir.

Sadi’den Lamartine’e uzanan zengin bir üstatlar kadrosuyla şiirin kapısını aralayan Mehmet Akif ise, yalnız kendi şiirlerindeki hataları düzeltmekle kalmaz;başka şairlerin şiirlerini de hatadan arındırarak okur. Mesela, “Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirin sonraki baskılarında üç farklı mısrada tashih yapmıştır. Yine Hamid’in, “sahrayı şebih edip mesile” mısraını, okuma kolaylığı sağlamak için, “sahraları döndürüp mesile” şeklinde düzelterek okur.

Kuşkusuz, bu ustalardan hiçbiri laaletayin yazmıyordu. Yaşadıkları çağın en ileri seviyesinde entelektüel donanıma sahiplerdi. İyi birer gözlemciydiler. Türkçenin bütün inceliklerine vâkıf olarak çıktıkları şairlik yolculuğunda, şiir yazarken, sahip oldukları bütün müktesebatı kullanıyorlardı. En iyiyi, en güzeli, mükemmeli yakalamak için adeta çırpınıyorlardı. Bir taş ustası sabrıyla ve bir kuyumcu titizliğiyle varıyorlardı bir şiire. Buna rağmen ortaya çıkan eser içlerine sinmemişse safra kesesinde taş olan hasta gibi sancı çekiyorlardı. Ta ki o bozukluğu giderinceye, o taşı düşürünceye kadar…

Bir şairin hayatından esintilerle başlayıp, usta şairlerin varoluş sürecine evrilen bu yazı, sonunda bizi şu soruya götürüyor:

Mücevherle dolu sanat mağarasına giden o tünelde, bu gün itibariyle, Ferhat gibi gürz sallayan kaç şair kaldı acaba? Yoksa bedeli ödenmemiş hayatlarda derinlik mi arıyoruz?

Mehmet TAŞTAN