Cenap Şahabettin

 

Cenap Şahabettin, 1870 yılında Makedonya’nın güneybatısında yer alan Manastır şehrinde doğmuştur.  Adı Servet-i Fünuncular arasında Tevfik Fikret’ten sonra anılır ancak toplu­luğun en yenilikçi ve orijinal şairidir. Babasının Plevne’de şehit düşmesinden sonra annesi ile birlikte altı yaşında İstanbul’a geldi.

cenapsahabettinÖnce Tophane’deki Mekteb-i Feyziye’de, ardından Eyüp Askerî Rüşdiyesi’nde okudu. Bu okulun yıkılması üzerine Gülhane Askerî Rüşdiyesi’ne devam ederek burayı 1888’de bitirdi. Kuleli Tıbbiye İdadi’sinde iki yıl okuduktan sonra Askerî Tıbbiye’ye geçerek tahsilini burada sürdürdü. Edebiyatla ilgilenmeye başladığı ve ilk şiir kitabını çıkardığı yıl­lar, bu yıllardır. İlk şiiri îmdâdü ‘l-midâd dergisinde çıkan “Nazîre-i Gazel-i Muallimedir.(3 Kânun-ı evvel 1885) Naci’yi taklit ettiği bu devrede yazmış olduğu birçok şiir, onun edebiyat sayfasını yönettiği Saadet gazetesinde, teşvik ve takdir edici notlarla çıkar.

Bir askeri tıbbiye öğrencisi olarak, edebiyat dünyasında olup biten­lere ilgisiz kalmayan Cenap, 1887 yılından itibaren Abdülhak Hamit Tarhan ve Recaizade Mahmud Ekrem etki­sinde kalmaya başlar. Gülsen mecmuasında yayımladığı bu yeni tarz şiirlerle birlikte hepsi 17 parça şiirini Tâmât (1887) adını verdiği bir kitapta toplar. Bu devrede, özellikle Hamid’in “Hayd Park’tan Geçerken” isimli ve “bir kuş” redifli şiirine nazire olarak yazdığı, tamamı 15 dörtlük olan “Bir Dağ­dan İnerken”, en başarılı şiiridir:

“Nevâ-yı dil-keşiyle arz-ı isti’dâd eder bir kuş
Sanırsın bin nevâ-yı cenneti îcâd eder bir kuş
Bu nekbet-hâne-i hîçiyi zevk-âbâd eder bir kuş
Siyeh-bahtân-ı dehr-i dûnu is’âd eder bir kuş”

 Bu kitabın yayımlanmasından iki sene sonra tıbbiyeyi bitiren Cenap, 1890’da cild hastalıkları ihtisası yapmak üzere Paris’e gönderilir. Orada geçirdiği dört yıl içerisinde tıp tahsili ile edebiyatı birleştirmiş, yaşadığı yıl­ların Paris’inde revaçta olan edebi hareketlere ilgisiz kalmamıştır. O yıllarda romanda natüralistler, şiirde de empresyonist-sembolist şairler (Verlaine, Mallarme) ilgi odağıdır. Onların yakınında bulunur, okur, kendine daha yakın bulduklarıyla beraber olur. İstanbul’a döndüğünde, artık taklidi aşmış, yeni imaj, duygu ve ifade arayışları içinde bir şair olarak tanınmaya ve yeni edebiyat taraftarlarınca sevilmeye başlar. Şiirleri Malûmat, Maarif, Hazine-i Fünûn ve Mekteb dergilerinde çıkmaya devam eder.

Ülkeye dönünce bir müddet karantina doktorluğu göreviyle Mersin ve Rodos’ta bulunur. 1896’da sıhhiye Müfettişi olarak Cidde’ye gider. Bu seyahat edebiyatımıza Hac Yolunda isimli eseri kazandırır. 1898’de İstan­bul’a dönerse de, çok geçmeden Suriye Vilayeti Sıhhiye Reisi tayin edilir ve bu görevi 1908’e kadar sürer. II. Meşrutiyet’ten sonra o da politika ile ilgi­lenmeğe başlar. Tanin ve Hadisat gazetelerinde makaleler, Kalem dergisinde Dahhak-ı Mazlum takma adıyla mizahî yazılar yazar. Servet-i Fünun’da yaz­dığı bazı makalelerinde ise Raik Vecdi adını kullanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Tasvir-i Efkâr gazetesi tarafından Avru­pa’ya gönderilir. Savaş altındaki Avrupa izlenimlerini bu gazeteye yazar ve bunlar Avrupa Mektupları adıyla sonradan kitaplaşır.(1919) 1919’da bir müddet de İstanbul Darülfünun’unda Osmanlı Edebiyatı Tarihi müderrisliği yapar. Daha sonra bu görevinden ayrılmak zorunda kalır.

Şiire çok erken yaşlarda başlayan Cenap’ın en verimli yılları Servet-i Fünun yıllarıdır. Meşrutiyet’ten sonraki yıllarda şiirin yerini nesir almaya başlar. Çeşitli gazete ve dergilerde yazdığı makalelerinin bir kısmını Evrâk-ı Eyyam (1915) ve Nesr-i Harb, Nesr-i Sulh ve Tiryaki Sözleri (1918) ismiyle kitaplaştırmıştır. Ayrıca Yalan, Körebe ve Küçük Beyler isimli üç tiyatro eseri de vardır.

Hayatının seyrini kısaca bu şekilde özetlediğimiz Cenap’ın şiirinin genel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

  • Servet-i Fünun şiirine orijinal imaj, allegori ve sembol sokan Cenap’tır. Sade üslup bakımından değil, şiir penceresinden dünyayı seyrediş hususunda da bütün Servet-i Fünun şairlerine etki etmiştir. Kaplan, eşyada yeni renkler gören ve ruh hallerini, renkli manzaralar halinde ortaya serme­sini Öğreten Cenap’tır, der. Sembolistlerin nokta-i nazarı olan ruh-ı kâinat, yani eşyada esrarlı bir ruh aramak fikri de Cenap’ın şiirleriyle yayılmıştır.
  • Cenap, Fikret’ten daha fazla kelimelerin seslerine dikkat eder, on­larla bir musikişinas gibi oynamayı tercih eder. Onun tekniğine musiki fikri hâkimdir ve edebiyat anlayışını belirleyen ölçü musikidir. Edebiyatın bir musiki, “sözün ve lisanın musikisi” olduğunu biz hâlâ anlayamadık. Edebi eser bir nevi beste, bir nevi tablo, yahut bir heykeldir, der.
  • Servet-i Fünun şiirine aşk ve tabiat şiirini getiren Cenap’tır. Şiiri­mizde kadın, gerçek yerini Cenap ile almaya başlar. O, ya aşığı tarafından bütün insani kusurları unutulmuş bir varlık, ya hayatın acılarını unutturan, his dünyasının güzel ve canlı bir nesnesi, yahut da şehevî hislerin muhatabı­dır. Tabiat ve kadın, onda güzelliğin objesidir. Onlara hissiyle yaklaşan in­san, aşk kelimesiyle ifadesini bulan bir ruh halini yaşar.
  • Cenap, şiiri bir oyun haline getirir. Yeni ve değişen şekiller, değişik vezinler seçer; çeşitli renk ve ahenk unsurlarıyla oynayarak şiirini kurmaya çalışır. Elhân-ı Şita şiiri bunun en güzel örneğidir.
  • Cenap, tıpkı parnasyenler gibi, resmi şiirin esas gayesi yapmıştır. Onun en başarılı şiirleri, tabiat tasvirleridir. Bu tarz şiirlerinde tabiata bir ressam dikkatiyle bakar.
  • Cenap’ın tasvir ağırlıklı şiirlerini Mehmet Kaplan üç kısma ayırır: Alegoriler, ev içi tasvirleri ve tabiat tasvirleri. “Benim Kalbim”, “Berk-i Ha­zan” şiirleri alegorilerine örnektir. Ev içi tasvirlerinin en başarılısı “Yakazât-ı Leyliye”dir. Tabiat tasvirleri içinde gece şiirleri büyük yer tutar. “Terâne-i Mehtâb”, “Temâşâ-yı Ley âl” şiirleri bunlardandır. Gece ve mehtap tasvirle­rinden başka, mevsimleri ele aldığı manzumeleri de vardır. “Berk-i Hazân”, “Temâşâ-yı Hazân”, “Elhân-ı Şitâ” şiirleri bu özelliktedir. Gece tasvirlerin­de göze hitap eden imajlar kullanan şair, mevsim tasvirlerinde hareketli imajları tercih eder.
  • Şairi yeni şeyler icat eden ve söyleyen bir insan, tabiatı da ebedi bir şiir olarak gören Cenap, şairin kâinatı kendi ruhunun adesesinden geçirdik­ten sonra ifade eden bir insan, yani tabiatı olduğu gibi değil, kendi duyduğu gibi anlatıp yorumlayan biri olduğunu söyler. Tabiata ihtiyacımız sade teş­bih ve istiare için değildir, der. “Tabiata Karşı Şair” başlıklı makalesinde bu düşüncesini şöyle izah eder:

Şair, tabiat içinde yaşamalı, tabiat-ı mücavire ile memzûc ve müttehid gibi olmalı, kendi ruhunu sevdiği gibi rûh-ı tabiatı sevmeli… Bu maşuka-i namütenahinin ihsas ettiği şeyleri söylemeli. Onun mefârık-ı beşe­riyette titreyen mâderâne himâyetlerinden, hilkat-i hayatındaki teselsül-i bî-hudûddan, onun her şeyine dağıttığı ruhların zemzeme-i müşterekesinden, onun ilham ettiği hayâlât-ı lâ-yetenâhîden bahsetmeli… Bunları herkes his­sedebilir, fakat şair herkesten iyi bahseder. Çünkü herkesten iyi hisseder. Herkes alelade tabiatta tabiattan başka bir şey bulamayacağı halde şair orada bütün havâdis-i ulviyye-yi hayatı, bütün anâsır-ı mühimme-i şi ‘riyyeyi, eşkâl-i mütenevviye-i mevcudiyet arasındaki tetâbukâtı, garâm ve memâtı bulur. Bazen bir manzaradan bir âşık-ı mes ‘ud gibi lezzet-yâb olur. Bazen ruhunu bir muhibbe-i ebediyeye açar gibi kâinata fâş ederek bir imtizâc-ı nûşîn ile eşyâ-yı mer ‘iyyeye karıştığını hisseder.”

  • Aynı şeyi daima değişik imajlarla anlatmak, Cenap’ın başlıca özel­liğidir. Onun üslup anlayışı, yeni imajlar bulmaya dayanır. Ancak onlar di­van şiirindeki gibi kalıplaşmış değil, yeni ve orijinaldir. Hatta şiirden şiire değişerek zenginleşir, yoğunlaşır. Bu imajlar daha çok terkipler halinde kar­şımıza çıkar. “Riyâh-ı Leyâl”, “Elhân-ı Şitâ”, “Temâşâ-yı Hazan”, “Yakazât-ı Leyliye”, “Tekazâ-yı Üslup”’ şiirlerinde bunlarla fazlasıyla karşılaşırız.
  • Cenap’ın dilinde yeni ve duyulmamış birçok kelimeyle karşılaşmak mümkündür. Ona göre yeni fikirler ve yeni hisler için yeni lafızlar gerek­mektedir. Sonra şiir, herkesin anlayacağı bir lisan ile yazılamaz. Bu kanaatle yeni kelimeler ararken, daha çok onların ahengine dikkat etmiştir. “Yeni Elfaz” adlı makalesinde kendilerinin kullandıkları “şehik”, “şuhka”, “harhara, “ka’kaa” gibi kelimelerin dilimizde bulunmadığını, an­cak aynı vezin ve ahenkte “rahik” “gargara” gibi kelimelerin varlığının, onların kabulü için yeterli olduğunu söyler:

“Vakıa göl mânâsına olarak lisanımızda buhayre ve gadîr kelimeleri mevcut iken bunlarla mütaradif olan tâlâb kelimesi aheng-i telaffuzda gadîr ve buhayre kelimelerinden ziyade kıymettar olduktan başka, sehâb, ser âb, habâb, girdâb, şarâb gibi suya ait lügat ile mukaffa olmak hassasına da mâliktir. Bu iki meziyet,o kelimeye kamusumuzun bâb-ı kabulünü açabilme­lidir”

  • Sanatın bir sabır ve gayret işi olduğunu kabul eden Cenap, ilhama da büyük yer verir. Ancak şiir, ilhamla birlikte hemen ortaya çıkmaz. Sanatkâr onu önce uzun bir muayene ve teftişten geçirir, bazı kısımlarını budar, bazı kısımlarını da kuvvetlendirir ve kağıt üzerinde ona öyle yer gösterir, der. Devamla,

“ben yazılarımda ilhamdan çok mantık hissesi görmek isterim. Bence sanat, histen mayasını almalı ve ancak zekânın darül-ıstıfasından sü­züldükten sonra şuhûd sahasına çıkmalı.”

Türk şairlerine sembolizmi ve parnasizmi öğreten Şahabettin “sanat sanat içindir” anlayışını benimsemiştir. Aruz ölçüsüyle yazdığı eserlerinde ahenge ve müzikaliteye önem vermiştir.

12 Şubat 1934’te beyin kanaması nedeniyle İstanbul’da yaşamını yitirmiştir, kabri Bakırköy’dedir.

Kaynaklar:
TÖRENEK, Mehmet. Servet-i Fünun Şiiri. Erzurum:  Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını.
http://tr.wikipedia.org/

Hakkımızda Admin

"Edibane.com" divan edebiyatı şiirlerinden, modern şiirlere, halk edebiyatından güncel konulara kadar çok çeşitli muhtevayı barındırıyor. Eklediğimiz içeriklerle ilgili görüşlerinizi yorum kısmından, sitemizde yer almasını istediğiniz içerikleri iletişim kısmından bizimle paylaşabilirsiniz.

Bu yazılar ilginizi çekebilir

Hüseyin Nihal Atsız

Hüseyin Nihal Atsız, 12 Ocak 1905 tarihinde İstanbul’da doğdu. Annesi Fatma Zehra Hanım, babası binbaşı …

Bir yorum

  1. Edebiyata ilgili bir ailede dogan Cenap Sahabettin kucuk yasta siir yazmaya baslad?. Ilk siiri 1885 ’te daha ogrenciyken

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.