Anasayfa | Türküler ve Hikayeleri | Kara camışlar türküsü

Kara camışlar türküsü

Kara camışları saldım bayıra
Döğüşü döğüşü indi çayıra
Deyin güveye de gele ayıra
Güveyin işini mevlam kayıra

Gelin helallaşak kardaş giderem giderem
Dudu kumru gibi durmaz öterem öterem
Giderem giderem
Gelin helallaşak kardaş giderem giderem

Bir oda yaptırdım döşetemedim
Üç günlük ömrümü beş edemedim
Zalim felek ile başedemedim
Bu kara bahtıma küsmüş giderem

Gelin helallaşak kardaş giderem giderem
Dudu kumru gibi durmaz öterem öterem
Giderem giderem
Gelin helallaşak kardaş giderem giderem

Kara Camışları Saldım Bayıra Türküsünün TRT Repertuvarındaki hali

Gara camışları vurdum bayıra
Döğüşe döğüşe yendi çayıra
Diyin güvegiye gele ayıra
Güveginin işini Allah gayıra

Giderem giderem
Dudu gumru gibi durmaz öterem
Hulisi gönülden gahar giderem

Bir oda yaptırdım döşedemedim
Üç günlük ömrümü beş edemedim
Kahpe felek ile baş edemedim
Bu gara bahtıma küsmüş giderem

Giderem giderem
Dudu gumru gibi durmaz öterem
Gelin helallaşın ben de giderem

Kara Camışları Saldım Bayıra Türküsünün Hikayesi

Kara camışların dövüşü de dövüş ha! Bilen bilir. Köylük yerde yaşayıp da camışı bilmeyen yoktur. Kimi yerde “camış”, genellikle de “manda” denir bu kara hayvanlara. Çiftin, çubuğun eski günlerinde kara camışların emeği yatar! Yani ki teknik bunca gelişip, traktör, köten, biçerdöver, mibzer, kültüvatör, dizkaro gibi araçlar köye girmeden önce bu işler ya kara camışların sırtındaydı; ya da boz öküzlerin. Karasabandan, dövene kadar; hatta kağnı arabalarına bile bu hayvanları koşardı köylü. Bir tek bununla kalsa neyse ne! Bir de sütü olur ki kara camışların. Eh! Akşamdan sağılıp, teldolaba konan camış sütü, sabahın ayazını yeyince, bir parmak kaymak yapar çanağın üstünde. Kır kırabilirsen. Bir de yoğurdu olur ki, camış sütünün, kerpiç gibi! Sırf yağ! Eee bu yoğurdun peyniri, işimiği de ona göre olur değil mi? Sözün özü; adına ister kara camış, ister manda diyelim, bu hayvanların yararı çoktur. Köylük yerinde, çiftin çubuğun yanında sütü yoğurdu için de aranır kara camışlar. Aranır ya, olur olmaz yeri de beğenmez kara camış. İllaki su olacak. Suyun da batağı olacak. Girecek içine, gerine gerine debelenecek. Kırda, otlakta ne bulursa geniş ağızlarıyla geveleye geveleye indirirler gövdeye. Yeter ki otlağa sürüp, yaylımım sağlasın çoban. Tabii bir tek camış için bir çoban tutulmaz. Köyde yalnız camışlar için değil, inek, öküz gibi bütün hayvanları güdecek bir çoban tutulur. Çoban sabahın erinde çıkar köy meydanına, toplar sığırları. Sabahın köründe anababa günü meydan. Küçük kızlar, yaşlı nineler, ellerinde tezek helkeleri, koşup dururlar ineklerin, camışların ardından. Hele kara camışların tezeği için koşturan koşturana. Camışlar önceden paylaşılır. Daha işini bitirmeden, çocuklar tutar helkeyi ardına. Kuyruğunu okşarlar. Belini sıvazlarlar ki tez yapsın işini diye. Camışın tezeği de tezek olur. Meşe odunu gibi yanar ocakta. Tez pişirir yemeği. Kara camışların pisliği bile yarar köylünün işine. Yarar ki eli ağzına yeten, süte kaymağa düşkün olan herkesin kapısında bağlıdır bir çift camış.

Kara camış şu; kara camış bu! Öykümüzü bir iyice belleklere yerleştirebilmek için, biraz da camış kavgasından söz edeceğiz. Camış dövüşü hiçbir hayvanın dövüşüne benzemez. Boğa güreşi, deve güreşi hiç kalır camış dövüşünün yanında. Bazı köylerimizde özel olarak dövüş için beslenen camışlar vardır. Altı ay öncesinden bakıma alınır dövüş camışları. Zeyrek, burçak ve hamurla özel olarak beslenir. Dövüş günü yaklaşınca da, yiyeceklerine acı biber katıp, kızdırırlar iyice camışları. Bir de “şart” koyarlar ortaya, Elli tane koyun. İki baş inek gibi canlılar, ya da belli bir miktar para konur ortaya, “şart” olarak. Camışlar köy meydanına getirilip salınır. Eh artık gerisi camışlara kalmış bir şey. Birisinin ölüsü çıkar alandan. Ama hangisinin. İki camış kavgaya girdi mi birisi kalır alanda. Neden derseniz; camışlar inat hayvanlardır. Kıran kırana girerler birbirine. Ayırmanın olanağı yok. Burunlarından ateş fışkırır camışların. Kuyruklarını dikeltip bir girdiler mi boynuz boynuza, kan revan içinde kalır hayvanlar. Saatlerce boğuştuğu olur camışların. Dövüş nasıl biter diyeceksiniz? Ya camışlardan biri çatlayıp kalır alanda, ya seyirciler dayanamayıp ip atarlar. İp derseniz öyle incecik sicim değil. İri kalın urgan atılır arasına camışların. İki ucundan da otuz kırk kişi sarılır urgana. İkisini de yıkarlar yere. Sonra gözlerini bağlarlar. Ayaklarını da sararlar urganla. Yoksa kimse zaptedemez camışları. Ha! Bir de çobanın etkisi var camışlara. Çoban gelip de aralarına girdi mi, dayanamaz camışlar. İkisi iki yana çekilir gider. Çoban dediysek, öyle olur olmaz çoban değil. İki camışa da emeği geçmiş olacak çobanın. Kokusunu alacak camışlar. Giysisini tanıyacak. Sesini bilecek. Yoksa benim diyen çoban, arasına giremez, kavgaya tutuşan camışların. Giremezse n’olur? Saatlerce vuruşurlar. Boyun boyuna. Boynuz boynuza. Bir de geriye çekilip, vurucu darbeye geçişleri vardır camışların. Bu hareket iki camıştan birinin sonu olur. Boyun boyuna, boğaz boğaza, boynuz boynuza vuruşan camışlardan biri diğerini yıkamazsa, ikisi iki yana çekilir. Elli yüz metre çekildikten sonra, hızla koşarlar birbirine. Öyle bir vuruşurlar ki, ikisinden biri yere yıkılır.

Derler ki iki camış öylesine vurur ki birbirine aralarına bir tonluk kaya parçası koysanız, kül ufak olur, dağılır.

Camışlar her zaman sahiplerinin isteğiyle dövüşmezler. Gün olur, bir ağızlık yiyecek; gün olur bir yatımlık su birikintisi, ya da dişi bir camış, boynuz boynuza getirir iki erkek camışı. Türkümüze öykü olan olay da böyle olmuş.

Siz deyin Ahmet, biz diyelim Mehmet. Adı önemli değil. İşi çobanlık. Sabahın erinde köy meydanına getirilen sığırları toparlar, katar önüne. İnek , öküz, camış. Ne sürerse köylü alana, alır götürür meraya. Dağ, bayır, ova, çayır dolaştırır durur. Öğle olup, kızgın güneş tepeden vurunca, katar önüne suya indirir sığırları. En son kara camışlar girer suya. Ağır hayvanlardır camışlar. Olur olmaz koşmazlar. Bir de koşarlarsa, ardından at salsa insan kavuşamaz. Neyse, dememiz o değil; en son suya girerler camışlar ya, suyun en derin yerini seçip yatarlar içine. Çobanın su kenarına gelip de “deh” lemesini duyana kadar uzanırlar suda, Ne zaman ki çoban, su kıyısıa gelip ıslığını çalmaya başlar, ağır ağır yekinirler yattıkları sudan. Yekinirler ki, camış demeye bin tanık gerek. Birer kuzu gibidirler ; çobanın önünde. Çobanın isteği onlar için buyruktur. “De ha! Yürüyün!” Yürürler. “Yaylıma geçin!” geçerler. İri, kalın dudaklarını sürüyüp, geçerler çayırları. Sözün özü, çobanla camışlar arasında hiç bozulmayan bir anlaşma vardır sanki.

Çoban derseniz, dal gibi. Yakışıklı bir genç. Kimi kimsesi de yok çobanın. Biriktirdiği üçbeş kuruşla, bir göz ev yapmış köyün dışında. Ha! Bir de nişanlısı, var çobanın. Köylü bir olup dengince birine nişanlamış. Boyu boyunca, huyu huyunca nişanlısının. Bir de düğünü yapıp, muratlarına erseler; çok bir dileği yok çobanın. Üç günlük ömürde daha ne gerek. Gerisi kendiliğinden olur. Çoluk çocuğa karışırlar zamanla. Kimbilir belki bir çift camışları olur zamanla. Sütünü peynirini satarlar. Daha bir rahat olurlar. Camışlar birken iki olur; iki iken üç. Neden olmasın, herkesin nasıl oluyor.

Sürüyü önüne katıp, dağ, bayır dolaşırken bunları düşler çoban. Düğün de gelip dayanmıştır zaten. Bir elbise kestirmek gerek. Ele güne karşı ayıp olur yoksa. Hiç yeni elbisesi olmamıştır zaten. Şöyle lacivert bir takım! Kumaş olması şart değil. Çülaki de olsa olur. Yeter ki yeni olsun. “Güveyinin elbisesi eski” demesinler. Postalları da yenilese iyi olur. Hoş postallar göze batmaz pek. İlla ki lacivert elbise! Postalları boyatsa da olur.

Ve gelir düğün günü. Bir yanda davul zurna, bir yanda saz söz. Herkes sevip, yardım ediyor çobana. Kimisi davul tutmuş, kimisi düğün aşını yapıyor. Kimi de, bir tokluyu boynuzundan çekip, bağlamış çobanın evinin önüne. Köylü bir can gibi olmuş çobanın düğününde. Herkes düğünün sahibi; herkes düğünün çağrılısı. Kimi halay çekiyor, kimi su dağıtıyor. Kimi de yer sofralarına çeki düzen veriyor. Güveyi derseniz çok mutlu. İçi içine sığmıyor. Nişanlısına kavuşacak bir yandan; köylünün dayanışması, yardımı kıvandırıyor bir yandan. Ha! Sığırları sabahın erinde vurmuş bayıra. Yayılıp duruyorlar. Başlarında da bir çocuk var. Bugünlük bakıyor. Yarından sonra geçecek yeniden sürünün başına. Bir yandan lacivert elbisesine bakıyor sık sık; öte yandan sığırları düşünüyor. “Allah vere bir aksilik olmasa. Elin ekinine girip, ziyan vermese hayvanlar. Vuruşup birbirini yaralamasa camışlar” diye geçiriyor içinden. Davullar da hızlı hızlı vuruyor bir yandan. Akşam yakın. Gelin, neredeyse getirilecek. Kız evinden, kızı almaya gitmiş kalabalık. Güveyin yanında yalnızca iki sağdıcı var. Uzaktan sürüyü teslim ettiği çocuk görünür. Nefes nefesedir. “Seyfettin emmilerin camışıyla, Menco dayının camışı birbirine girdi. Kıran kırana düvüşüyorlar” der. Güvey ne yapacağını şaşırır. O, sağdıçlara bakar; sağdıçlar ona. Gelin geldi gelecek. Davulun sesi yaklaşıyor. Menco’nun camış gelir gözünün önüne. Elinde büyümüştür. Malaklığını bilir. Ya öteki, kıyamazsın bakmaya. Birinden biri yıkılacak alana. Davulu da, gelini de unutur bir anda. Bir koşu tutar yolu. Dövüş alanına ulaşır. Sağdıçlar da peşinde. Girer kavga eden camışların arasına. Camışlar dövüşe dövüşe bayırdan aşağı inmişlerdir. Çayıra ulaşıp, ikisi iki yana çekilmiştir. Yani dövüşün tam ölüm kalım anıdır. İki camış birbirinden yüz metre kadar uzaklıkta, ayaklarıyla otları kazıyor. Burunlarından alev fışkırıyor sanki.

Çoban iki camışın ortasına geçer. Her zaman yaptığı gibi kollarını açar iki yana. Açar ya, bu çoban eski çoban değil ki! Partal giysiler, yerini lacivert çülakiye bırakmıştır. Hergünkü giysiler nerde, lacivert elbise nerde? Bu giysilerle değil camışlar, kırk yıllık arkadaşı görse tanıyamaz çobanı.

Camışlar iyice eşinip kızdıktan sonra, hızla koşmaya başlarlar. Öyle bir hızlanırlar ki he hey! Çoban ortalarında. Kenardan durumu seyreden sağdıçlar heyecanlı. Camışlar vardı varacak. Hiçbir durma belirtisi yok. Hızları artıyor üstelik. Çoban kendinden emin. Hareketsiz duruyor. Her zamanki gibi, gelip bir metre yakınında duracaktır camışlar. Sonra biri bir tarafa; öteki öbür tarafa. Ama öyle olmuyor bu kez. Çobanın yeni çülaki elbisesini tanıyamıyor camışlar. Kokusunu alamıyorlar. Öyle bir vuruşuyorlar ki, aradaki çobanın kemik sesleri geliyor. Sonra kıpkızıl kana boyanıyor çülaki elbise.

Haber köye ulaştığında, gelin indirme havasını çalan davullar susuyor, zurnalar çalmaz oluyor. Ve olay halkımızın yaratıcı diliyle, “Kara camışları vurdum bayıra” türküsüne dil oluyor.

Kaynak: Öyküleriyle Türküler 2 – Yaşar Özürküt

Hakkımızda Admin

"Edibane.com" divan edebiyatı şiirlerinden, modern şiirlere, halk edebiyatından güncel konulara kadar çok çeşitli muhtevayı barındırıyor. Eklediğimiz içeriklerle ilgili görüşlerinizi yorum kısmından, sitemizde yer almasını istediğiniz içerikleri iletişim kısmından bizimle paylaşabilirsiniz.

Bu yazılar ilginizi çekebilir

Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun

Geçim derdiyle beli bükülen aileler, evlerinin reislerini, evlenme çağında oğlu olanlar da evlerinin delikanlılarını para …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.